• Söğütözü Mahallesi, Yaşam Cd. 13/66, 06500 Yenimahalle/Ankara
  • (0312) 231 80 76
  • [javascript protected email address]
Toplam 29 kayıt bulundu.

Arama Sonuçları

Murat Tezcan: 6306 Sayılı Kanun'un 6. Maddesinin Anayasal Hak ve Özgürlükler Açısından Ele Alınması

Murat Tezcan: 6306 Sayılı Kanun'un 6. Maddesinin Anayasal Hak ve Özgürlükler Açısından Ele Alınması

GİRİŞ 16.05.2012 tarih ve 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’un çeşitli yönlerden malikleri hak kaybına uğrattığı bir gerçekse de, işbu makalemizde farklı kaynaklardan derlediğimiz bilgiler ışığında afet riski altındaki alanların kentsel dönüşümündeki uygulama hatalarına ve özellikle 6306 sayılı Kanun’un  6. maddesinin anayasa’ya aykırılığına değinilecektir. A. AFET RİSKİ ALTINDAKİ ALANLARIN KENTSEL DÖNÜŞÜM USULÜ: 6306 Sayılı Kanunun Uygulama Yönetmeliği’nde riskli alanın tespitinin hangi usullerle yapıldığı şu şekilde belirtilmiştir: “MADDE 5 – (1) Riskli alan; a) Alanın, zemin yapısı veya üzerindeki yapılaşma sebebiyle can ve mal kaybına yol açma riski taşıdığına dair teknik raporu, b) Alanda daha önceden meydana gelmiş afetler varsa, bunlara dair bilgileri, c) Alanın büyüklüğünü de içeren koordinatlı sınırlandırma haritasını, varsa uygulama imar planını, ç) Alanda bulunan kamuya ait taşınmazların listesini, d) Alanın uydu görüntüsünü veya ortofoto haritasını, e) Zemin yapısı sebebiyle riskli alan olarak tespit edilmek istenilmesi halinde yerbilimsel etüd raporunu, f) Alanın özelliğine göre Bakanlıkça istenecek sair bilgi ve belgeleri, ihtiva edecek şekilde hazırlanmış olan dosyaya istinaden ve Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının görüşü alınarak Bakanlıkça belirlenir ve teklif olarak Bakanlar Kuruluna sunulur. (2) TOKİ veya İdare, birinci fıkrada belirtilen bilgi ve belgeleri ihtiva eden dosyaya istinaden Bakanlıktan riskli alan tespit talebinde bulunabilir. Bakanlıkça yapılacak inceleme neticesinde, uygun görülen talepler, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının görüşü alınarak, teklif olarak Bakanlar Kuruluna sunulur. (3) Riskli alan belirlenmesi için bu alanda taşınmaz maliki olan gerçek veya özel hukuk tüzel kişileri, birinci fıkrada belirtilen bilgi ve belgeleri ihtiva eden dosya ile birlikte Bakanlık veya İdareden riskli alan tespit talebinde bulunabilir. İdareye yapılacak talepler Bakanlığa iletilir. Bakanlıkça yapılacak inceleme neticesinde uygun görülen talepler, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının görüşü alınarak, teklif olarak Bakanlar Kuruluna sunulur. (4) Bir alanın riskli alan olarak tespit edilebilmesi için alanın büyüklüğünün asgarî 15.000 m2 olması gerekir. Ancak, Bakanlıkça uygulama bütünlüğü bakımından gerekli görülmesi halinde, parsel veya parsellerin büyüklüğüne bakılmaksızın ve 15.000 m2 şartı aranmaksızın riskli alan tespiti yapılabilir. (5) Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı riskli alana ilişkin görüşünü on beş gün içerisinde bildirir.” Yukarıda özellikle dikkat edilmesi gereken husus, riskli alan ilan edilecek arazi üzerindeki binaların sadece eski ya da yaşlı olması tek başına yıkım sebebi değildir. ( Turgay Güntekin- Riski Yapı Şerhi ve Arsa Payı Karşılığı İnşaat İşleri Makalesi). Riskli alan tespitini yapmaya yetkili kuruluşlar tarafından riskli yapıların tespiti yapılıp, gerekli yerbilimsel etüd raporlarının, zemin yapısına dair raporların hazırlanmasıyla; söz konusu alanın yukarıdaki tüm usuli süreçlerden geçerek, hangi nedenlerle ve hangi yönlerden can ve mal kaybına yol açma riski taşıdığının kanıtlanması gerekmektedir. Danıştay 14. Dairesinin 10.09.2013 tarihli kararındaki ifadesiyle “riskli alanın üzerindeki yapılaşma sebebiyle can ve mal kaybına yol açma riski taşıdığına dair farklı tarihlerde idarelerce hazırlanan teknik raporların, yapıların hangi yönlerden can ve mal kaybına yol açma riski taşıdığını kanıtlayacak yeterli bilgi içermesi gerektiği açıkça gösterilmelidir.” “Riskli Alan” kararı tamamen teknik nedenlerle ve ciddi can ve mal kaybı tehlikesi olması koşuluyla alınabilecek bir karardır.Yeterli araştırma ve inceleme yapılmaksızın sırf arazinin üzerinde bulunan yapılar eski olduğu için bu alanı riskli alan ilan etmek hukuka ve hakkaniyete aykırıdır. Dolayısıyla yetersiz inceleme sonucunda riskli alan ilan edilmesi suretiyle vatandaşların mülklerine zarar verilmesi, Anayasal güvence olan mülkiyet hakkının ihlali sonucunu doğurmaktadır. B. TAŞINMAZLARI HAKKINDA RİSKLİ ALAN KARARI ALINDIĞINA DAİR MALİKLERE HİÇBİR BİLDİRİMDE BULUNULMAMASI SURETİYLE İDARENİN ANAYASAL GÖREVİNİ YERİNE GETİRMEMESİ SONUCU HAK ARAMA ÖZGÜRLÜĞÜNÜN İHLAL EDİLMESİ HUSUSU: Anayasa’nın, “İdari işlemlere karşı açılacak davalarda süre, yazılı bildirim tarihinden başlar.” şeklindeki 125. maddesi ve İYUK’ un 7. maddesi idari uyuşmazlıklarda dava açma sürelerinin, yazılı bildirimin yapıldığı tarihi izleyen günden itibaren başlayacağını öngörmektedir. Bu durumda idarenin riskli alan kararını ve bu karara karşı ne sürede, hangi hukuki yollara başvurulması gerektiğini müvekkillere bildirmemesinin Anayasa’ya diğer kanunlara aykırılık teşkil edeceği muhakkaktır. İdari işlemde başvuru yollarının gösterilmesi, idarenin hukuka uygunluk denetimi ve idari işlem sonucu hakları etkilenen kişilerce hak arama özgürlüğünün kullanılabilirliği açısından önemli bir işleve sahiptir. Danıştay’ın, başvuru yollarının belirtilmemesi durumunda, dava açma süresinin ilgililere karşı ileri sürülemeyeceği şeklindeki kararları bu çerçevede değerlendirilebilir. İdarenin yükümlülüğünü yerine getirmemesi sebebiyle ilgililerin maruz kaldığı olumsuz sonuç (davanın süre aşımı nedeniyle reddi) karşısında, süre aşımı iddiası ilgililere karşı ileri sürülemeyecektir. (Yeliz ŞANLI ATAY- İdari İşlemlerde Başvuru Yollarının Gösterilmesi Yükümlülüğü) Danıştay 7. Dairesi’nin 11.04.2007 tarihli E.2006/41, K.2007/1679 sayılı kararı bu yöndedir: “İncelenen dosyada; Vergi Mahkemesince, davacı adına düzenlenen ve 18.5.2005 tarihinde bizzat davacıya tebliğ edilen ödeme emirlerine karşı 7 günlük dava açma süresinin son günü olan 25.5.2005 tarihi geçirildikten sonra, 16.6.2005 tarihinde açılan davada süre aşımı bulunduğu gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir. Ancak, dosyada bulunan ödeme emri fotokopilerinin incelenmesinden; ödeme emrine karşı dava açılması halinde, yetkili mahkemenin İstanbul Vergi Mahkemesi olduğu belirtilmesine karşın, dava açma süresine ilişkin bir bilgiye yer verilmediği tespit edilmiştir. Bu durum ise, Anayasanın 40. maddesinin ikinci fıkrasına ilişkin gerekçesinde de belirtildiği gibi, 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkındaki Kanunda yer alan dava açma süreleri ve bunlara ilişkin diğer özel düzenlemeler dikkate alındığında, son derece karışık olan mevzuat karşısında bireylerin hak arama, hak ve hürriyetlerin korunması açısından öngörülen zorunluluğa uyulmadığını göstermekte, dolayısıyla, Anayasanın 36. maddesinde öngörülen hak arama hürriyetini sınırlayıcı bir sonuç doğurmakta ve Anayasanın temel hak ve hürriyetlerin korunmasını düzenleyen 40. maddesine açıkça aykırılık oluşturmaktadır. Bu nedenle, özel yasasında yer alan düzenleme gereği tebliğ tarihinden itibaren 7 gün içinde dava açılması gereken ödeme emirlerinin içeriğinde, bu bilgiye yer verilmemiş olduğundan, bu ödeme emirlerine karşı açılan davada, anılan Anayasa hükmü karşısında dava açma süresinin geçirildiğinden söz edilmesine olanak bulunmamaktadır.” İdarenin bildirim yükümlülüğünü yerine getirilmemesinin hukuki sonucu, dava açma süresinin işlemeye başlamamasıdır ve Danıştay’ın, Anayasa’nın 36. ve 40. maddelerini dayanak kılarak vardığı yukarıdaki sonuç doğrudur. Yine Danıştay, konuya ilişkin ikinci kararında, idarenin özel dava açma süresini belirtmemesi durumunda genel dava açma süresinin uygulanması gerekliliği sonucuna ulaşmıştır: “İdarenin Anayasa’dan kaynaklanan yükümlülüğünü yerine getirmesi esas olmakla birlikte, belirtilen yükümlülüğün yerine getirilmemesi, idari işlemlere karşı açılan davalarda dava açma sürelerinin işletilmeyip, ihmal edilmesi sonucunu da doğurmamalıdır. Anayasa’nın 125. maddesinde idari işlemlere karşı açılacak davalarda sürenin yazılı bildirim tarihinden başlayacağının belirtilmesi karşısında, usulüne uygun tebliğ olunan veya bütün unsurlarıyla ilgililer tarafından öğrenilen idari işlemler üzerine, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda açıkça belirtilen ve ilgililerce de bilindiği kabulü gereken genel dava açma sürelerinin işletilmesi zorunludur. Ancak idari işlemlerin nitelikleri gereği özel yasalarda, genel dava açma süreleri dışında ayrı dava açma sürelerinin öngörülmüş olması halinde, idare tarafından idari işlemlerin nitelikleri ve tabi oldukları dava açma süreleri gösterilmedikçe özel dava açma sürelerinin işletilmesine olanak bulunmadığından, Anayasa’nın 40. Madde hükmü uyarınca, özel dava açma süresine tabi olmasına rağmen, bu hususun idari işlemde açıklanmaması halinde, dava konusu idari işlemin tebli-ği tarihinden itibaren, özel dava süresinin değil, 60 günlük genel dava açma süresinin uygulanması gerektiği sonucuna varılmaktadır”. (D.4.D., E.2005/2134, K.2006/2156, k.t.13.11.2006) Şekil unsuru, aslında usûlün bir parçası olmakla birlikte daha kapsamlıdır, usulü de kapsar Şekil unsurundaki eksiklikler ise idari işlemin yok hükmünde sayılması için tek başına yeterli olabilmektedir. 6306 sayılı Kanun 6. maddesi uyarınca 30 güne indirilen riskli alan kararına karşı dava açma süresi, açıktır ki özel kanunla düzenlenmiş bir dava açma süresidir. Bu durumda idarenin özel kanununda düzenlenen dava açma süresini vatandaşların bilmesi gerektiğini ileri sürerek, vatandaşa bu konuda hiçbir bilgilendirmede bulunmaması esasen idarenin Anayasa’dan kaynaklanan yükümlülüğünü yerine getirmemesi manasına gelmektedir. Bu durumda Danıştay’ın yukarıdaki kararı emsal teşkil edecektir. Vatandaşın her türlü kanunu, yönetmeliği vs. bildiğini varsaymak ve bu varsayıma dayanarak işlem yapmak hukuka ve hakkaniyete aykırıdır. C.6306 SAYILI KANUNUN UYGULAMA YÖNETMELİĞİNDE, RİSKLİ ALAN İLAN EDİLMEDEN ÖNCE ZORUNLU OLAN USULLERE UYULMADAN RİSKLİ ALAN İLAN EDİLMESİ DURUMUNDA, İDARENİN İŞLEMİNİ ŞEKİL YÖNÜNDEN SAKATLANMAKTADIR VE DOLAYISIYLA İŞLEM YOK HÜKMÜNDE SAYILACAKTIR. 6306 Sayılı Kanunun Uygulama Yönetmeliği’nde riskli alanın tespitinin hangi usullerle yapıldığı şu şekilde belirtilmiştir: “MADDE 5 – (1) Riskli alan; a) Alanın, zemin yapısı veya üzerindeki yapılaşma sebebiyle can ve mal kaybına yol açma riski taşıdığına dair teknik raporu, b) Alanda daha önceden meydana gelmiş afetler varsa, bunlara dair bilgileri, c) Alanın büyüklüğünü de içeren koordinatlı sınırlandırma haritasını, varsa uygulama imar planını, ç) Alanda bulunan kamuya ait taşınmazların listesini, d) Alanın uydu görüntüsünü veya ortofoto haritasını, e) Zemin yapısı sebebiyle riskli alan olarak tespit edilmek istenilmesi halinde yerbilimsel etüd raporunu, f) Alanın özelliğine göre Bakanlıkça istenecek sair bilgi ve belgeleri, ihtiva edecek şekilde hazırlanmış olan dosyaya istinaden ve Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının görüşü alınarak Bakanlıkça belirlenir ve teklif olarak Bakanlar Kuruluna sunulur. Sayılan usuli yollardan geçmeden verilen riskli alan kararı, şeklen sakat olacağından açıktır ki yok hükmünde olacaktır. Şekil unsuru, idari işlemlerin yapılması sırasında uyulması gereken şekil ve usul kurallarını içerir. İdare hukukunda şekil işlemin esaslı unsurunu teşkil eder. Şekil, işlemin devletin fonksiyonlarına, kamu yararına uygunluğunu temin edecek önemli bir araçtır. Bu sayede tasarrufu yapacak makam ve kişiler kararlarını daha esaslı bir surette düşünerek ve sonuçlarını iyice hesap ederek verebileceklerdir. (Hüseyin Melih Çakır- Danıştay Kararları Çerçevesinde Yokluk Teorisi, İst./2010). Danıştay 5.Dairesi 22.11.1988 tarih, E.1988/2845 – K.1988/2749 sayılı  kararında şekil unsurunun önemini şu şekilde ifade etmektedir: “İdari işlemlerde şekil, işlemin hukuken geçerlik kazanmasının önemli öğelerinden birisini oluşturmaktadır. O kadar ki, bir işlemin tesisinde, yasanın, düzenleyici tasarrufların veya yerleşmiş içtihatların öngördüğü koşullara uyulmamış olması o işlemi hükümsüz kılabilir veya iptaline neden olabilir. Özel hukukta, şekil serbestliği ve irade özgürlüğünün asıl olmasına karşılık idari işlemlerde yazılı şekil esastır. İdarenin işlemlerinde yazılı şekle bağlılık, idareleri daha dikkatli bir incelemeye, görüşüp tartışmaya ve bu suretle hukuka uygun bir karar tesisine götürür. İlgiler yönünden ise, şekle bağlılık idareye ve işleme güveni sağlar. Bir idari işlemin tesisinde hangi şekle uyulacağının Anayasa, yasa, tüzük veya yönetmelikçe belirlenmiş olması durumunda, işlemin bu şekle uygun olarak tesis edilmesi idare yönünden zorunluluk taşır.” 4. İdari işlemlerin hukuk aleminde var olabilmesi için ya da uygulanabilmesi için bazı şekil kuralları konulmuşsa bu kurallara uyulmaması, işlemin yoklukla malul sayılması sonucunu doğuracak kadar ağır bir hukuka aykırılık sebebidir. (YILDIRIM, Turan, “İdari Yargı”, syf.169., Beta Yayıncılık, İstanbul, 2009) D.YETERLİ ARAŞTIRMA VE İNCELEME YAPILMAKSIZIN VERİLEN RİSKLİ ALAN İLANI SEBEP UNSURU YÖNÜNDEN SAKATTIR VE YOK HÜKMÜNDEDİR. Danıştay 11.Dairesi 17.12.2007 tarih ve 2005/2069 Esas sayılı kararında, idari işlemin sebep unsurunu, “İdari işlemin tesisinin dayanağı olan mevzuatta önceden belirlenen ve idareyi o işlemi tesis etmeye iten maddi ve hukuki sebepler” olarak tanımlamaktadır. İdari işlemin sebebi mevzuatta açıkça belirtilebileceği gibi; ‘lüzumu halinde’, ‘gerektiğinde’, ‘gerekli görülen durumlarda’ gibi ifadelerle idareye sebebin tayini konusunda takdir yetkisi tanınması da mümkündür. İlk halde idarenin bağlı yetkisi söz konusudur. Bu durumda mevzuata bakılarak sebebin varlığı veya yokluğu kolayca tespit edilebilir. İkinci halde ise idarenin takdir yetkisi olduğu görülmektedir. Ancak idare bu yetkisini görülen hizmetin gereklerine ve kamu yararına uygun olarak kullanmalıdır. Aksi halde idari işlem, sebep unsuru yönünden sakat hale gelecektir. Danıştay 11.Dairesi de 17.12.2007 tarih ve 2005/2069 Esas sayılı kararında, idari işlemin sebep unsurunu, “İdari işlemin tesisinin dayanağı olan mevzuatta önceden belirlenen ve idareyi o işlemi tesis etmeye iten maddi ve hukuki sebepler” olarak tanımlamaktadır. İdare Hukukunda sebepsiz işlem olamaz ve her işlemin mutlaka bir sebebinin bulunması gerekir. Bu sebep, maddi bazı olaylar olabileceği gibi, o işlemden önce yapılmış başka bir işlem de olabilir. Sebep olarak gösterilen hukuksal işlemin sakat olması, esas işlemi de sebep yönünden sakatlayacak ve iptaline neden olabilecektir. Buna karşın bir işleme dayanak olarak, yok hükmünde olan bir işlemin gösterilmesi, yapılan işlemin de yok hükmünde olması sonucunu doğuracaktır. Nitekim Danıştay’ın uygulaması da bu doğrultudadır. (Yunus YILMAZ – İdare Hukukunda Sebep Unsuru ve Sebep İkamesi).  Danıştay 7.Dairesi, 8.11.2007 tarih, E.2007/695 – K.2007/4612 sayılı kararında bu durumu şu şekilde ifade etmiştir: “…İdare, tesis ettiği idari işlemi, gerçek ve hukuka uygun, sebep ya da sebeplere dayandırmak zorundadır. İdarenin dayandığı sebebin gerçek olması, varlığının, usulüne uygun olarak yapılan tespitlerle ortaya konulmuş bulunmasını anlatır.İdari işlemin "varlık" koşullarının yokluğu, bizzat idari işlemin de yokluğu sonucunu doğuracağından, işlem hiç doğmamış kabul edilir ve hiçbir zaman hukuka uygun bir duruma getirilemeyecekleri gibi bir başka işleme de hukuki dayanak oluşturamazlar.” E.KAMU YARARI GÜTMEKSİZİN, SIRF RANT SAĞLAMAK AMACIYLA YAPILAN RİSKLİ ALAN İLANI AMAÇ YÖNÜNDEN SAKATTIR. Amaç unsuru, idari işlemden beklenen nihai sonucu ifade etmektedir. Kuşkusuz idarenin, idari işlemden beklediği sonucun ne olduğunu anlamak için onun işlemi yaparken hangi niyetle hareket ettiğini belirlemek gereklidir. Her idari işlemin temel bir amacı vardır; o da ‘kamu yararı’ dır. İdari kuruluşlar, kendilerine tanınan yetkileri ancak kamu yararı için kullanabilirler. Her ne kadar amaç unsurundaki sakatlıklar yokluk sonucunu doğurmasa dava konusu idari işlem ile alınan riskli alan kararının kamu yararına sahip olduğu söylenemez. Zira riskli alan ilan edilen arazide herhangi bir risk tespiti yapılmamış, sadece KENTSEL RANT SAĞLAMAK AMACIYLA vatandaşların mülkiyet hakkına zarar verilmektedir. Riskli alan ilan edilen alanın özellikle seçilmiş olması ve ilgili krokide sanki cetvelle belirlenmiş gibi bulunması nedeniyle, alınan kararın imar yoluyla, kentsel rant elde etme amacı taşıdığı düşünülmektedir. Kamu yararı içermeyen bir riskli alan ilanı hakkaniyet gereği ortadan kaldırılmak zorundadır. 2. 6306 SAYILI KANUNUN 6. MADDESİNİN İPTALİ İSTEMİ HAKKINDA: A. 6306 SAYILI KANUN İLE İYUK MADDE 7 UYARINCA NORMALDE 60 GÜN OLAN İDARİ DAVA AÇMA SÜRESİNİN 30 GÜNE DÜŞÜRÜLMESİ  VATANDAŞLARIN HAK KAYBINA YOL AÇMAKTADIR VE ANAYASAYA VE AİHS’YE AYKIRILIK TEŞKİL ETMEKTEDİR. İdari Yargılama Usulü Kanununun 7. maddesinde altmış gün olarak düzenlenen dava açma süresi, 6306 sayılı Yasanın 6. maddesi ile 30 gün olarak kısaltılmıştır. Bu maddeye göre idari işlemlere karşı, tebliğ süresinden itibaren otuz gün içerisinde İdari Yargılama Usulü Kanunu uyarınca dava açılabilecektir. İdare karşısında eşit güçte olmayan yurttaşın dava açma süresinin daha da kısaltılması hak arama hürriyetini sınırlandıran bir durumdur. Bu durum, Anayasanın Hak Arama Hürriyetine ilişkin 36. maddesine de açıkça aykırıdır. Anayasanın “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36. maddesinde, herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı kimliğiyle sav ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. (Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı Değerlendirme Raporu,14 Mart 2012,TMMOB Mimarlar Odası) Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrasında, “Herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” denilerek yargı organlarına davacı ve davalı olarak başvurabilme ve bunun doğal sonucu olarak da iddia, savunma ve adil yargılanma hakkı güvence altına alınmıştır. Anayasa 36. Maddeyle güvence altına alınan dava yoluyla hak arama özgürlüğü, kendisi bir temel hak niteliği taşımasının ötesinde, diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir. Kişilere yargı mercileri önünde dava hakkı tanınması adil bir yargılanmanın ön koşulunu oluşturur. AİHS.’nin “Adil yargılanma hakkı” başlıklı 6. Maddesinin 1. Fıkrasında; “Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir. Hüküm açık oturumda verilir; ancak, demokratik bir toplumda genel ahlak, kamu düzeni ve ulusal güvenlik yararına, küçüklerin korunması veya davaya taraf olanların özel hayatlarının gizliliği gerektirdiğinde veya davanın açık oturumda görülmesinin adaletin selametine zarar verebileceği bazı özel durumlarda, mahkemenin zorunlu göreceği ölçüde, duruşmalar dava süresince tamamen veya kısmen basına ve dinleyicilere kapalı olarak sürdürülebilir.” hükmü yer almıştır. Anayasanın bu hükmü ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesi ile Avrupa İdarenin İşlemlerine Karşı Bireyin Korunması Hakkında Kararına göre Sav ve savunma hakkının kullanılması, yerine getirilmesi olabildiğince kolaylaştırılmalı, olumlu ya da olumsuz sonuç almayı geciktiren, güçleştiren engellerin kaldırılması gerekmektedir. Bu nedenle 6306 sayılı Kanuna dayalı idari işlemler hakkında, genel dava açma süresi altmış günün kısaltılması değil, tam tersine Yasanın ve prosedürünün karmaşık olması nedeniyle dava açma süresinin uzun tutulması suretiyle yukarıda yer alan bu düzenlemelere uygun olarak bireylere sav ve savunmalarını yapmaları için makul ve gerekli bir sürenin tanınması gerekmektedir. (KENTSEL DÖNÜŞÜMÜN, 6306 SAYILI YASA KAPSAMINDA HAK VE ÖZGÜRLÜKLER AÇISINDAN ELE ALINMASI-Selami DEMİRKOL,Zuhal BEREKET BAŞ) Sav ve savunma hakkı birbirini tamamlayan ve birbirinden ayrılması olanaksız niteliğiyle hak arama özgürlüğünün temelini oluşturur. Önemi nedeniyle hak arama özgürlüğü, yalnız toplumsal barışı güçlendiren dayanaklardan biri değil aynı zamanda bireyin adaleti bulma, hakkı olanı elde etme, haksızlığı önleme uğraşının da aracıdır. Bu hakkın kullanılması, yerine getirilmesi olabildiğince kolaylaştırılmalı, olumlu ya da olumsuz sonuç almayı geciktiren, güçleştiren engeller kaldırılmalıdır. 16.05.2012 tarihli ve 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanunun 6. maddesi kendi içinde de çelişkiler taşımaktadır. Şöyle ki; 6. Maddenin birinci fıkrasında; “Yeniden bina yaptırılmasına, payların satışına, kat karşılığı veya hâsılat paylaşımı ve diğer usuller ile yeniden değerlendirilmesine paydaşların en az üçte iki çoğunluğu ile karar verilir.” denilmekte iken aynı maddenin ikinci fıkrasında “Üzerindeki bina yıkılmış olan arsanın maliklerine yapılan tebligatı takip eden otuz gün içinde en az üçte iki çoğunluk ile anlaşma sağlanamaması hâlinde, gerçek kişilerin veya özel hukuk tüzel kişilerinin mülkiyetindeki taşınmazlar için Bakanlık, TOKİ veya İdare tarafından acele kamulaştırma yoluna da gidilebilir.” hükmünün yer aldığı, yine yasanın 6. Maddesinin dokuzuncu fıkrasında ise “Bu maddeye göre yapılan devir işlemleri ile kamulaştırmaya dair ihtilâflar hakkındaki dava ve takipler sadece bedele ilişkin olarak, riskli alan ve riskli yapı tespitleri ile yıktırma iş ve işlemleri hakkındakiler ise sadece bina ve enkaz bedeline ilişkin olarak yürütülür ve sonuçlandırılır.” hükmünün yer aldığı görülmektedir.(KENTSEL DÖNÜŞÜMÜN, 6306 SAYILI YASA KAPSAMINDA HAK VE ÖZGÜRLÜKLER AÇISINDAN ELE ALINMASI-Selami DEMİRKOL,Zuhal BEREKET BAŞ) Bu hükümler birlikte değerlendirildiğinde yasanın kamuoyuna yansıtıldığı gibi gönüllülük ve anlaşma esasına dayanmadığı görülmektedir. İvedi yargılama usulüne tabi işlemlerle ilgili vatandaşlar dava açmadan önce, idari işlemin kaldırılması, geri alınması değiştirilmesi veya yeni bir işlem yapılmasını üst makamdan, üst makam yoksa işlemi yapmış olan makamdan, idari dava açma süresi içinde isteyemeyecektir. Bu anlamda ivedi yargılama usulüne tabi işlemler için 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 11. maddesi uygulanamayacağı düzenlenmiş bulunmaktadır. Bu düzenlemeyle, vatandaşların idarenin aldığı kararlar konusunda usule veya esasa yönelik açıkça bir hukuka aykırılık tespit etmiş olsalar bile bu konuda idarenin hatasından dönmesine yönelik başvuru yapmasının önü kapatılmıştır. Açıkça hukuka aykırı bu düzenleme, telafisi güç veya imkânsız zararlara yol açsa da vatandaşların bu işlemlerin kaldırılmasını, geri alınmasını, değiştirilmesini veya yeni bir işlem tesis etmesini isteyemeyecektir. (http://www.hukukneder.com/ivedi-yargilama-usulu-nedir-ve-elestirisi/) Koordinat hatası yapılarak acele kamulaştırma konusu yapılması düşünülmeyen bir alan yanlışlıkla acele kamulaştırma konusu yapılsa dahi vatandaşlar bu yanlışlığın giderilmesi için idarelerden bir işlem tesis etmesi sonucunu doğuracak başvurularda bulunamayacaktır. Açıkça yaşam hakkı, mülkiyet hakkı, çevre hakkı ihlali sonucunu doğuracak bile olsa dava açılması gerekecektir. (Av. Fevzi Özlüer- İvedi Usulsüzlük) Yeni uygulamayla hem cevap süresi hem de savunma hakkı kısıtlanarak ivedi yargılama usulünde adil yargılanma hakkı sınırlandırılmıştır. Performans denetiminin ve iş yükünün ağır baskısı altındaki hakimlerin dosyalar hakkında bir an önce karar verme eğilimini tetiklemekten çok dosyalar hakkında yeterli inceleme yapılmadan kararlar verilmesine yol açacak bu düzenlemenin, içtihatlarla gelişen idari yargılama hukukunun gerilemesine de yol açacağını söylemek mümkündür.İçtihatların zayıflaması, idarenin işlemlerinden doğan hak ihlallerini arttıracağı için bu kapsamdaki dosyalardan pek çoğunun Anayasa Mahkemesi önüne adil yargılanma hakkı ihlali gerekçesiyle gitmesi kaçınılmazdır. Anayasa’nın 125. maddesi “İdarenin her türlü işlem ve eylemi yargısal denetime tabidir.” hükmünü ivedi yargılama usulüne tabi işlemler açısından işlevsiz kılacak bu düzenlemelerin Anayasa’daki temel hak ve özgürlükleri de kullanılamaz hale getirmesi mümkündür. Bu düzenlemelerin, özellikle “Hak Arama Hürriyetinin” düzenlendiği Anayasa’nın 36. maddesini ihlal niteliğini aşikardır. Bu maddeye göre, “Herkes, meşrû vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” Ancak yapılan düzenlemelerin idari yargılama usulü sürecini hızlandırma amacını çokça aşan, savunma ve adil yargılanma hakkını ihlal eden bir anlayışı barındırdığını söylemek mümkündür. Hele ki temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin Anayasa’nın 13. maddesi gözetildiğinde, savunma ve adil yargılanma hakkının, özüne dokunulmaksızın, Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlandırılması gerektiği anlayışı çerçevesinde “ivedi yargılama usulünün” Anayasa Mahkemesi’ne taşınması zorunlu hale gelmiştir. (Av. Fevzi Özlüer- İvedi Usulsüzlük) Bu düzenlemelerin Anayasa’nın 74. maddesinde düzenlenen dilekçe hakkını, Anayasa’nın 56. maddesinde düzenlenen sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkını ve 57. maddede düzenlenen konut hakkını ihlal ettiği de bu bağlamda belirtmek gerekir. Yurttaşlar,  bu düzenlenmeye göre dava konusu işlemi ve dayanağı 30 gün içerisinde edinecekler, bu süre içinde değerlendirmelerini yapacaklar, dava açmaya karar verirlerse, bu süre içinde konuyu hukukçularına taşıyacaklardır. Hukukçuların değerlendirmeleri, dava için dilekçenin yazılması gibi tüm bu zaman alan süreçler dikkate alındığında, bu işlerin 30 günlük süre içinde yapılmasının neredeyse imkansız olduğu açıktır. AİHM, dava açma süresinin kısa olmasının ve davaların şekli yorumlanmasının adalete erişim hakkını zedelediğine ilişkin pek çok karar vermiştir. Bu düzenlemenin mantığı, enerji santralleri, ulaşım ve tartışmalı mega projelerin yargısal denetim dışında tutma arzusunu içermektedir. Söz konusu düzenlemeyle, bu hukuksuzlukları yargıya taşımak isteyen yurttaşların adalete erişim hakkı zedelenmektedir. SONUÇ OLARAK; Yukarıda açıkladığımız nedenlerle Anayasa’nın 13.,36.,40.,56.,57.,74.,125. ve sair maddelerini ihlal eden 16.05.2012 tarihli ve 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanunun 6. maddesine dayanarak verilen riskli alan kararları hukuka aykırıdır ve yok hükmündedir. Vatandaşların daha fazla mağduriyet yaşamaması adına riskli alan kararlarının yokluğun tespitinin yanında birçok Anayasal hakkı zedeleyen 6306 sayılı Kanun 6. maddesinin ortadan kaldırılması gerekmektedir.

http://www.ghgazete.com/murat-tezcan-6306-sayili-kanunun-6-maddesinin-anayasal-hak-ve-ozgurlukler-acisindan-ele-alinmasi
 
<b class=red>Av.</b> Murat Tezcan- Stj. <b class=red>Av.</b> Nuray Çırakoğlu: Sorularla İmar Barışı

Av. Murat Tezcan- Stj. Av. Nuray Çırakoğlu: Sorularla İmar Barışı

Son zamanlarda adını sıkça duyduğumuz İmar Barışı Yasası, imar mevzuatına aykırı olarak yapılmış, ruhsatsız veya ruhsata aykırı yapıları kayıt altına almak için çıkarılmıştır. Yaklaşık 13 milyon konutun faydalanacağı bu yasa Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından bir imar affı değil imar barışı olarak nitelendiriliyor. Düzenlemenin amacı hem vatandaş ve devlet arasındaki barışı sağlamak hem de düzenlemeden elde edilecek geliri kentsel dönüşüm projelerinde kullanarak kentsel dönüşümün daha hızlı ve etkin bir şekilde gerçekleşmesini sağlamak.

http://www.ghgazete.com/av-murat-tezcan-stj-av-nuray-cirakoglu-sorularla-imar-barisi
 
 
Ortaklığın Giderilmesi Davalarında Aynen Taksim Seçeneğinin Değerlendirilmesi

Ortaklığın Giderilmesi Davalarında Aynen Taksim Seçeneğinin Değerlendirilmesi

Av. Murat Tezcan ve Stj. Av. Beyza Canbolat: Ortaklığın giderilmesi ya da eski ifadesiyle İzale-i Şuyu davaları mirasçılık ilişkisi sonrası en sıklıkla başvurulan dava türlerinden biridir. Bu davalarda sıklıkla başvurulan yol ortaklığın satış yoluyla giderilmesi olmasına karşın bu yolun mirasçılar aleyhine sonuçlar doğurması nedeniyle istenmeyen bir seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle ortaklığın aynen taksim yoluyla giderilmesinin bilinmesi ve bazı avantajlar nedeniyle tercih edilmesi gerek bir seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yazıda ortaklığın aynen taksim suretiyle giderilmesi tüm detaylarıyla okurlarımızın bilgisine sunulmuştur.

http://www.ghgazete.com/ortakligin-giderilmesi-davasinda-aynen-taksim-seceneginin-degerlendirilmesi
 
Stj. <b class=red>Av.</b> Seda Özer: Kira Sözleşmelerinin Sona Erme Halleri

Stj. Av. Seda Özer: Kira Sözleşmelerinin Sona Erme Halleri

Taşınmazlarla ilgili yapılan kira sözleşmelerinde yaşanılan en sık hukuki uyuşmazlıklar sözleşmenin sona erme zamanına ve şekline ilişkindir. Bu kapsamda yazarlarımızdan Stj. Av. Seda Özer hazırladığı ayrıntılı çalışmada tüm olasılıkları değerlendirerek siz okuyucularımızın değerlendirmelerine sundu.

http://www.ghgazete.com/kira-sozlesmelerinin-sona-erme-halleri
 
<b class=red>Av.</b> Murat Tezcan-Stj.<b class=red>Av.</b> Nuray Çırakoğlu:Arkeolojik Sit Alanlarında Kalan Taşınmazların Hazine Taşınmazları ile Trampası

Av. Murat Tezcan-Stj.Av. Nuray Çırakoğlu:Arkeolojik Sit Alanlarında Kalan Taşınmazların Hazine Taşınmazları ile Trampası

Özel mülkiyete tabi taşınmazların sit alanına dahil edilmesi sonucu , özel mülkiyet aleyhine birçok sınırlama getirilmektedir. Söz konusu bu sınırlamaların malik aleyhine olduğu duraksamaya yer olmayacak şekilde açıktır. Bu nedenle ilgili taşınmazların hazine taşınmazları ile trampası önemli bir seçenek olarak önümüzde durmaktadır. Yazarlarımızdan Av. Murat Tezcan ve Stj. Av. Nuray Çırakoğlu'nun birlikte kaleme aldığı bu ayrıntılı çalışma trampa sürecine ilişkin tüm sorulara cevap vermeye çalışmaktadır.

http://www.ghgazete.com/arkeolojik-sit-alanlarinda-kalan-tasinmazlarin-hazine-tasinmazlari-ile-trampasi
 
<b class=red>Av.</b> Murat Tezcan- Stj. <b class=red>Av.</b> Beyza Canbolat:&quot;Kentsel Dönüşüm Uygulamalarında Arsa Payı Problemi&quot;

Av. Murat Tezcan- Stj. Av. Beyza Canbolat:"Kentsel Dönüşüm Uygulamalarında Arsa Payı Problemi"

Kentsel dönüşüm uygulamalarının yaygınlaşması sonrasında sıkça gündeme gelen arsa payı kavramı ve arsa payı düzeltim davaları birçok yönüyle incelenmesi gereken bir konu haline gelmiştir. Bu nedenle Av. Murat Tezcan ve Stj. Av. Beyza Canbolat yazdıkları "Kentsel Dönüşüm Uygulamalarında Arsa Payı Problemi" makalelerinde bu konuyu tüm yönleriyle Değerlendirmeye çalıştılar.

http://www.ghgazete.com/av-murat-tezcan-stj-av-beyza-canbolatkentsel-donusum-uygulamalarinda-arsa-payi-problemi
 
<b class=red>Av.</b> Murat Tezcan: Anayasa Mahkemesi’nin 28/03/2018 tarihli Hukuki Kamulaştırmasız El Atmalara Yönelik Önemli Kararına İlişkin Değerlendirme.

Av. Murat Tezcan: Anayasa Mahkemesi’nin 28/03/2018 tarihli Hukuki Kamulaştırmasız El Atmalara Yönelik Önemli Kararına İlişkin Değerlendirme.

25/05/2018 tarih ve 30431 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Anayasa Mahkemesi’nin 2016/196 E. 2018/34 K. sayılı kararı Kamulaştırma Kanunu’nda önemli bir değişikliği beraberinde getiriyor.

http://www.ghgazete.com/av-murat-tezcananayasa-mahkemesinin-28032018-tarihli-hukuki-kamulastirmasiz-el-atmalara-yonelik-onemli-kararina-iliskin-degerlendirme-
 
<b class=red>Av.</b> Murat Tezcan- Stj. <b class=red>Av.</b> Beyza Canbolat-Stj. <b class=red>Av.</b> Nuray Çırakoğlu:&quot;Kamulaştırma Kanunu 10-11 ve12. Maddelerdeki Önemli Değişikliklerin Değerlendirilmesi&quot;

Av. Murat Tezcan- Stj. Av. Beyza Canbolat-Stj. Av. Nuray Çırakoğlu:"Kamulaştırma Kanunu 10-11 ve12. Maddelerdeki Önemli Değişikliklerin Değerlendirilmesi"

Kamulaştırma Kanununda 19.04.2018 tarihinde yapılan önemli değişiklikler malikler yönünden birçok olumsuzluk içermektedir. Mülkiyet hakkını sınırlandıran ve hatta kamulaştırmayı cezalandırıcı bir hale sokan bu değişikliklerin hukuken değerlendirilmesi kamuoyu açısından önemli bir görev nitelliğindedir. Bu kapsamda değişiklikleri www.ghgazete.com okuyucularının bilgisine sunuyoruz.

http://www.ghgazete.com/av-murat-tezcan-stj-av-beyza-canbolat-stj-av-nuray-cirakoglukamulastirma-kanunu-10-11-ve12-maddelerdeki-onemli-degisikliklerin-degerlendirilmesi
 
<b class=red>Av.</b> Murat Tezcan - İmar Barışı

Av. Murat Tezcan - İmar Barışı

Av. Murat Tezcan hukuki yönden imar barışını değerlendiriyor.

http://www.ghgazete.com/av-murat-tezcan-imar-barisi
 
<b class=red>Av.</b> Murat Tezcan - Stj. <b class=red>Av.</b> Ekin Topatan: &quot;Kamulaştırmasız EI Atma Davaları ve Ecrimisil Tazminatı&quot;

Av. Murat Tezcan - Stj. Av. Ekin Topatan: "Kamulaştırmasız EI Atma Davaları ve Ecrimisil Tazminatı"

Ecrimisil tazminatının kamulaştırmasız el atma davalarındaki yeri ve önemi, çeşitli kamulaştırmasız el atma davaları ile birlikte veya ayrı talep edilebilmesi, kamulaştırmasız el atma halinde talep edilen ecrimisil tazminatına uygulanacak faiz, özellikle acele kamulaştırma kararı sonra bedel tespit ve tescil davasının açılmaması halinde ecrimisil tazminatının talep edilebileceği zaman aralığı gibi önemli hususlar bu makalede incelenen konu başlıklarından olmuştur. Keyifli okumalar dileriz.

http://www.ghgazete.com/av-murat-tezcan-stj-av-ekin-topatan-kamulastirmasiz-ei-atma-davalari-ve-ecrimisil-tazminati
 
<b class=red>Av.</b> Murat TEZCAN-Stj. <b class=red>Av.</b> Rümeysa KARCI: &quot;ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA SÖZLEŞMESİ VE BUNA DAYALI MURİS MUVAZAASI&quot;

Av. Murat TEZCAN-Stj. Av. Rümeysa KARCI: "ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA SÖZLEŞMESİ VE BUNA DAYALI MURİS MUVAZAASI"

    A.   TÜRK HUKUKUNDA ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA SÖZLEŞMESİ a.Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesinin Niteliği  Ölünceye kadar bakma sözleşmeleri, Türk Borçlar Kanunu 611 vd maddelerinde düzenlenmiştir. Kanunda yapılan tanıma göre; ölünceye kadar bakma sözleşmesi, bakım borçlusunun bakım alacaklısını ölünceye kadar bakıp gözetmeyi, bakım alacaklısının da bir malvarlığını veya bazı malvarlığı değerlerini ona devretme borcunu üstlendiği sözleşmedir. Ölünceye kadar bakma sözleşmesi, kanunda yapılan tanım ışığında, tam iki tarafa borç yükleyen, rızai ve sürekli borç doğuran bir sözleşmedir. Ölünceye kadar bakma sözleşmesi, bakım alacaklısının edimini ölüme bağlı tasarrufla yerine getirip getirmemesine göre farklı hükümlere tabi kılınmaktadır. Şöyle ki, bakım alacaklısı edimini ölüme bağlı tasarrufla yerine getiriyorsa miras hukuku niteliğinde iken; bakım alacaklısı edimini sağlararası bir işlemle ifa ediyorsa borçlar hukuku nitelikli bir sözleşme niteliğindedir. [1]    Borçlar Hukuku nitelikli ölünceye kadar bakma sözleşmesinde, bakım borçlusu diğer tarafa bakmayı borçlanırken, bakım alacaklısı ise sözleşmeye dayanarak hayattayken mal varlığının tamamını veya bir kısmını, bir alacağını, mal varlığındaki bir değeri veyahut kullanım hakkını devretmeyi üstlenir. Bakım alacaklısı borcunu sağlararası tasarrufla ifa eder. Borç bir alacak ise alacağın temliki; bir taşınır ise malın teslimi ve bir taşınmazın devri ise taşınmazın tescili gerekir. [2]   Miras hukuku nitelikli ölünceye kadar bakma sözleşmesi ise Türk Borçlar Kanunu 611/2 maddesinde düzenlenmiştir. Şayet bakım alacaklısı, bakım borçlusunu bir miras sözleşmesi ile mirasçı olarak atamışsa veya bakım borçlusuna belirli mal vasiyet etmişse miras hukuku nitelikli bir ölünceye kadar bakma sözleşmesi söz konusudur. b. Şekli ve Geçerlilik Koşulu   Türk Borçlar Kanunu 612. Maddesinde ölünceye kadar bakma sözleşmesinin şekli düzenlenmiştir. Ölünceye kadar bakma sözleşmesi, mirasçı atamasını içermese bile, miras sözleşmesi şeklinde yapılmadıkça geçerli olmaz. Nitekim, bu husus Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu 1952/4 E. 1952/5 K. Sayılı kararında ‘’Kanun ölünceye kadar bakma akti için sadece resmi şekil mecburiyeti vazetmekle iktifa etmiyerek mukaveleyi tanzim edecek resmi memurları tayin ve tadat etmiştir. Kanunun bu sarih hükümlerine göre Sulh Hakimleriyle Noterler birinci derecede ölünceye kadar bakma mukavelelerini tanzime salahiyetlidirler. Noter Kanununun kırkdördüncü maddesinin M bendiyle de Noterlerin bu hususdaki salahiyetlerine ayrıca işaret edilmiştir.’’[3] şeklinde hükme bağlanmıştır. Ayrıca Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da 2008/14-70 E. 2008/104 K. Sayılı kararında ‘’Kaynağını Borçlar Kanununun 611. ve devamı maddelerinden alan ölünceye kadar bakım sözleşmeleri, anılan kanunun 612. ve Türk Medeni Kanununun 545. maddesi gereğince resmi şekilde düzenlenmelidir. Resmi şekilde düzenlenmeyen ölünceye kadar bakım sözleşmelerine değer verilerek tapu iptali ve tescil hükmü kurulması mümkün değildir’’ şeklinde hüküm kurarak kanuni şekle uyulmadan yapılan ölünceye kadar bakma sözleşmesine dayanarak tapu iptali ve tescili yapılamayacağına hüküm kurmuştur. Miras sözleşmesinin geçerli olabilmesi için ise resmî vasiyetname şeklinde düzenlenmesi gerekir. Sözleşmenin tarafları, arzularını resmî memura aynı zamanda bildirirler ve düzenlenen sözleşmeyi memurun ve iki tanığın önünde imzalarlar. Resmi vasiyetnamenin düzenlenme şekli Türk Medeni Kanunu 532. maddesinde ‘’ Resmi vasiyetname, iki tanığın katılmasıyla resmi memur tarafından düzenlenir. Resmi memur, sulh hakimi, noter veya kanunla kendisine bu yetki verilmiş diğer bir görevli olabilir.’’ şeklinde düzenlenmiştir. Fiil ehliyeti bulunmayanlar, bir ceza mahkemesi kararıyla kamu hizmetinden yasaklılar, okuryazar olmayanlar, mirasbırakanın eşi, üstsoy ve altsoy kan hısımları, kardeşleri ve bu kişilerin eşleri resmi vasiyetnamenin düzenlenmesine memur veya tanık olarak katılamazlar.     Türk Borçlar Kanunu 612/2’ye göre, bakım borçlusu, Devletçe tanınmış bir kurum ise adi yazılı şekil yeterlidir. Ancak Devletçe tanınan bir kurum bakım alacaklısı tarafından mirasçı olarak atanmışsa miras sözleşmesi resmi vasiyetname şeklinde düzenlenmek zorundadır.      Miras sözleşmesi yapabilmek için ayırt etme gücüne sahip ve ergin olmak, kısıtlı olmamak gerekir. Bu sebeple kısıtlılar ve ayırt etme gücüne sahip küçükler borçlar hukuku nitelikli ölünceye kadar bakma sözleşmesini yasal temsilcilerinin onayını veya iznini alarak yapabilirler iken; miras hukuku nitelikli ölünceye kadar bakma sözleşmesini bu izni veya onayı alsalar dahi yapamazlar.     Bakım alacaklısı, ölünceye kadar bakma sözleşmesiyle taahhüt ettiği taşınmazın   temlikini veya taşınmaz üzerinde ayni hak kurmayı Tapu Kanunu 26. maddesinde düzenlenen şekilde yapmak zorundadır.      Çeşitli kanunlarda düzenlenen bu şekil şartlarına uyulmadan yapılan ölünceye kadar bakma sözleşmeleri, geçersizlik yaptırımı ile karşı karşıya kalacaktır. Ancak bazı durumlarda şekil eksikliği bulunsa bile tarafların veya onların külli haleflerinin şekil eksikliğini ileri sürmesi, hakkın kötüye kullanılmasını teşkil eder. Bu husus her somut olayda ayrıca ele alınıp değerlendirilmelidir. Nitekim, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 5.6.1957 tarihli 1953/13 E. 1957/20 K. sayılı kararında ‘’Borçlar Kanununun 512 inci maddesi ölünceye kadar bakma aktinin miras mukavelesi şeklinde yapılması lazım geldiğini kabul etmiştir. Binaenaleyh, kaideten, bu şekle riayet edilmedikçe ölünceye kadar bakma akti muteber olmaz; ve yine kaideten bir davada ölünceye kadar bakma aktinin kanunun tayin şekilde yapılmadığını ileri sürmek de hakkın suistimali telakki edilemez. Ancak; Hukuk Heyeti Umumiyesinin 11/3/1953 tarih ve 2/127-18 sayılı kararında da tebarüz ettirildiği gibi ölünceye kadar bakma aktinin icaplarını senelerce yerine getiren borçlu aleyhine, alacaklının ölümünden sonra mirasçıları tarafından şekil noksanına dayanılarak aktin batıl olduğuna karar verilmesi talebiyle açılacak bir davada eşkil noksanının ileri sürülmesinin hakkın suistimali diye kabulü caiz ve doğru olabilir. Bunun aksine olarak, mesela çok yüksek değerdeki bir gayrimenkulünü kendisine ölünceye kadar bakılması kaydıyla bir başkasına temlik eden bir şahsın; temlik tarihinden çok kısa bir zaman mesela, bir iki ay sonra ölmesi halinde mirasçılarının şekil noksanını ileri sürerek dava açmalarının hakkın suistimali diye kabulü caiz ve doğru olamaz. Şu hale göre : ölünceye kadar bakma aktinde alacaklının ölümünden sonra mirasçıları tarafından şekil noksanı ileri sürülerek açılacak davalarda şekil noksanının ileri sürülmesinin hakkın kötüye kullanılması demek olup olmayacağı hususunda daire kararları ile Hukuk Heyeti Umumiyesi kararları arasında herhangi; bir mübayenetten de bahsedilemez. Netice; Ölünceye kadar bakma akdinin alacaklısının ölümünden sonra mirasçılarının şekil noksanına dayanarak, aktin batıl olduğuna karar verilmesi talebiyle, açacakları davada şekil noksanının ileri sürülmesinin hakkın suistimali olup olmayacağı hususunda Birinci, ikinci Hukuk Daireleri ve Hukuk Heyeti Umumiyesi kararları arasında mübayenet olmadığına ve bu itibarla da içtihatların birleştirilmesine mahal bulunmadığına’’ şeklinde hükmetmiştir.   c. Tarafların Yükümlülükleri     İki tarafın üstlendiği borçlara değinmek gerekirse; bakım alacaklısı, sözleşme ile belirlenen mal varlığının tamamını veya bir kısmını ya da tek bir malı devretmeyi üstlenmektedir. Bakım alacaklısının devir borcu, sözleşme ile aksi kararlaştırılmadığı durumlarda sözleşmenin kurulmasıyla birlikte muaccel olmaktadır. Bakım alacaklısının devir borcu Türk Borçlar Kanunu 146. Maddesi gereğince 10 yılda zamanaşımına uğramaktadır. [4] Bakım alacaklısının belirlenen malvarlığını derhal devretmesi durumunda bakım borçlusu karşısında zayıf durumda kalacağı şüphesizdir. Nitekim, Türk Borçlar Kanunu 613. Maddesinde de bu husus göz önüne alınmış, bakım alacaklısının ilgili taşınmaz üzerinde satıcı gibi yasal ipotek hakkına sahip olacağı düzenlenerek bakım alacaklısının bakım borçlusunun karşısında zayıf duruma düşmesi bir nebze de olsa önlenmeye çalışılmıştır.   Bakım alacaklısı, sözleşmenin kurulmasıyla birlikte bakım borçlusunun aile topluluğuna katılmış olur. Bakım borçlusu, almış olduğu malların değerine ve bakım alacaklısının daha önce sahip olduğu sosyal durumuna göre hakkaniyetin gerektirdiği edimleri, bakım alacaklısına ifa etmekle yükümlüdür. Bakım borçlusu sözleşme ile, Türk Borçlar Kanunu 614. Maddesinde belirtildiği üzere, özellikle uygun gıda ve konut sağlamayı, hastalığında gerekli özenle bakmayı ve onu tedavi ettirmeyi üstlenmektedir. Bakım borçlusunun, borcunu yerine getirmediğini yalnızca bakım alacaklısı ileri sürerek sözleşmeyi feshedebilir. Bakım alacaklısının mirasçılarının bu yöndeki talepleri dinlenemez. Nitekim, Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 20.3.2019 tarihli 2016/6818 E. 2019/2036 K. sayılı kararında ‘’Dava, bakım borcunun yerine getirilmediği iddiasına dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Her ne kadar davacılar dava dilekçesinde davalının bakım borcunu yerine getirmediğini ileri sürmüşlerse de bu hak bakım alacaklısına ait olup mirasçılar tarafından ileri sürülen bakım borcunun yerine getirilmediği iddiasının dinlenebilme olanağı yoktur. Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken delillerin takdirinde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.‘’ şeklinde hüküm kurmuştur. Değinilen içtihattan da anlaşılacağı üzere, mirasbırakanın sağlığında bakım borcunun yerine getirilmediğine dair iddiası bulunmadığında mirasçılarının bu konudaki iddiaları dinlenemez.   d. Sözleşmenin Sona Ermesi      d.a. Taraflardan Birinin Ölmesi Durumunda          Bakım alacaklısının ölmesi durumunda, sözleşme doğası gereği sona ermektedir. Ancak bakım borçlusunun ölmesi durumunda Türk Borçlar Kanunu 618. Maddesiyle birlikte özel bir düzenleme getirilmiştir. İlgili maddeye göre, bakım borçlusunun ölmesi durumunda bakım alacaklısı, bir yıl içinde sözleşmenin feshini isteyebilir. Bu durumda bakım alacaklısı, bakım borçlusunun iflası halinde, iflas masasından isteyebileceği miktara eşit bir paranın kendisine ödenmesini, bakım borçlusunun mirasçılarından isteyebilir. Görüldüğü üzere, bakım borçlusunun iflası durumu sözleşmeyi sona erdiren sebepler arasında sayılmıştır. Bakım alacaklısı bu durumda borçlunun bakım borcunu para borcuna dönüştürülmesini isteme hakkına sahiptir. [5] Bakım alacaklısı bu maddedeki hakkını kullanmayıp, sözleşmeyi mirasçılar ile devam ettirmek isterse, ölen bakım borçlusunun mirasçıları sözleşmenin tarafı haline gelirler ve bakım gözetim edimlerinden bakım alacaklısına karşı Türk Medeni Kanunu 641/1 maddesi gereği müteselsil olarak sorumlu olurlar. Bu sorumluluk Türk Medeni Kanunu 681. maddesi gereğince beş yıl süre ile sınırlandırılmıştır. [6]      d.b. Bakım Borçlusunun İflası Durumunda   Bakım borçlusunun iflası hâlinde bakım alacaklısı, borçlunun ödemekle yükümlü olduğu dönemsel gelirin elde edilebilmesi için ilgili sosyal güvenlik kurumunca ödenmesi gereken anapara değerine eşit bir parayı, iflas masasına alacak kaydettirme hakkını elde eder.Bakım alacaklısı, bu alacağını karşılamak üzere, üçüncü kişilerce borçluya karşı yürütülmekte olan hacze katılabilir. Bakım borçlusunun iflası durumunda sözleşme geleceğe etkili olarak sona erer, bu sebeple tarafların yerine getirdikleri edimler geçerliliklerini korurlar.    Bakım alacaklısının alacağı, öncelikli alacaklardan değildir. Ancak devredilen taşınmaz bir rehinle temin edilmişse bakım alacağı önceliğe sahiptir.     d.c. Önel Verilmek Suretiyle Fesih     Taraflardan birinin önel vermek suretiyle sözleşmeyi feshetme yetkisi yalnız ölünceye kadar bakma sözleşmesi Borçlar hukuku nitelikli ise söz konusudur. Tarafların edimleri arasında önemli ölçüde oransızlık bulunur ve fazla alan taraf kendisine bağışta bulunma amacı güdüldüğünü ispat edemezse diğer taraf, altı ay önce bildirimde bulunmak koşuluyla, sözleşmeyi her zaman feshedebilir. Bu oransızlığın tespitinde, ilgili sosyal güvenlik kurumunca, bakım borçlusuna verilenin değerine denk düşen anapara değeri ile bağlanacak irat arasındaki fark esas alınır. Sözleşmenin sona erdirilmesi anına kadar geçen sürede ifa edilmiş edimler, anapara ve faiziyle birlikte değerlendirilerek, denkleştirme sonucunda alacaklı çıkan tarafa geri verilir.     Kanun önel verilerek fesih yapılabilmesi için önemli ölçüde oransızlık şartını aramaktadır. Ancak ölünceye kadar bakma sözleşmesi talih ve tesadüfe bağlı bir sözleşme olduğu için, sözleşmenin yapısı gereği taraflar arasında bir eşitsizliği barındırır. [7] Türk Borçlar Kanunu madde 616’da belirtilen oransızlık sözleşmenin yapısından kaynaklanan oransızlık değil, sözleşmenin kurulduğu tarihte edimler arasındaki oransızlıktır. Edimler arasındaki oransızlığın tespitinde sözleşmenin kurulma tarihi esas alınır. Önemli ölçüde oransızlığın belirlenmesinde, ilgili sosyal güvenlik kurumu tarafından, bakım borçlusuna verilen karşı edimin değerine denk düşen anapara değeri ile bağlanacak irat arasındaki fark esas alınır. Bakım alacaklısının devretmiş olduğu malvarlığı değerinin anapara değerine sosyal güvenlik kurumunca bağlanacak irat belirlenip, bakım borçlusunun bakım alacaklısının olası yaşam süresi boyunca yerine getireceği bakım ve gözetim edimlerinin para değeri belirlenerek iki değer arasında belirli eşitsizliğin bulunması halinde, oransızlığın kabulü gerekir.[8]      d.d. Önel Verilmeksizin Fesih    Ölünceye kadar bakma sözleşmesinin önel verilmeksizin feshi Türk Borçlar Kanunu 617. maddesinde düzenlenmiştir. Önel verilmeksizin fesih kanunda ‘’ Sözleşmeden doğan borçlara aykırı davranılması sebebiyle sözleşmenin devamı çekilmez hâle gelir veya başkaca önemli sebepler sözleşmenin devamını imkânsız hâle getirir ya da aşırı ölçüde güçleştirirse, taraflardan her biri sözleşmeyi önel vermeksizin feshedebilir. Sözleşme bu sebeplerden birine dayanılarak feshedildiği takdirde kusurlu taraf, aldığı şeyi geri verir ve kusursuz tarafa, bu yüzden uğradığı zarara karşılık uygun bir tazminat ödemekle yükümlü olur. Hâkim, sözleşmenin önel verilmeksizin feshini yerinde bulabileceği gibi, taraflardan birinin istemiyle veya kendiliğinden, aile topluluğu içinde yaşamalarına son vererek, bakım alacaklısına ömür boyu gelir bağlayabilir.’’ şeklinde düzenlenmiştir.    TBK 617. maddesine istinaden, önel verilmeksizin fesih hakkının tanınması için gereken sebepler : Borçlara aykırı davranılması sebebiyle sözleşmenin devamının çekilmez hale gelmesi, sözleşmenin devamının imkansız hale getirilmesi veya sözleşmedeki edimlerin yerine getirilmesi aşırı derecede güçleşmesidir. Bu durumlardan biri ortaya çıktığında taraflardan biri önel vermeksizin sözleşmeyi feshedebilecektir. Sözleşme geçmişe etkili olarak ortadan kalkar. Böylece tarafların geri verme yükümlülükleri doğar. Geri verme borcu kapsamında ilk olarak bakım alacaklısı, bakım borçlusunun dönme anına kadar yerine getirdiği bakım ve gözetim edimlerinin parasal değerini ona vermelidir.[9] Ayrıca taraflardan biri kusuruyla bu sebeplerden birine yol açmışsa, sözleşmeyi fesheden taraf, iade ile birlikte tazminat da talep edebilecektir.     Hakim tarafından TBK madde 617’ye göre fesih sebepleri yerinde görülmezse taraflardan birinin isteği veya hakimin resen kararı ile bakım alacaklısına ömür boyu gelir bağlanmasına karar verebilir. Bakım borçlusunun yükümlü olduğu bakım ve gözetim edimlerinin ömür boyu gelire dönüşmesi ile ölünceye kadar bakma sözleşmesi sona ermemektedir. Bu nedenle bakım alacaklısının bakım borçlusuna vermesi gereken karşı edimin ifası gerekmektedir. Bakım borçlusunun ise borcu devam etmekte ancak şekil değiştirmektedir. Bakım borçlusunun yükümlü olduğu edim, bakım borçlusunun yerine getirmiş olduğu karşı edimin değerine, sosyal mevkiine ve hakkaniyete göre belirlenir.[10]     Türk Borçlar Kanunu 617. maddeye göre fesih hem borçlar hukuku nitelikli ölünceye kadar bakma sözleşmelerinde hem de miras hukuku nitelikli ölünceye kadar bakma sözleşmesinde mümkündür.     d.d.a Miras Hukuku Nitelikli Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesine Özgü Sona Erme Sebepleri    Miras hukukuna tabi ölünceye kadar bakma sözleşmesinde de MK madde 546/2 mirasçılıktan çıkarma hükmü uygulanır. Bu maddeye göre “Miras sözleşmesiyle mirasçı atanan veya kendisine belirli mal bırakılan kişinin, miras bırakana karşı miras sözleşmesinin yapılmasından sonra mirasçılıktan çıkarma sebebi oluşturan davranışta bulunduğu ortaya çıkarsa; miras bırakan, miras sözleşmesini tek taraflı olarak ortadan kaldırabilir.” Bu madde de belirtilen mirasçılıktan çıkarma sebepleri ise MK madde 510’da sayılmıştır. Bu maddelere göre, miras hukuku nitelikli ölünceye kadar bakma sözleşmesinde bakım borçlusu bakım alacaklısına karşı mirasçılıktan çıkarmaya sebep olabilecek bir davranışta bulunması durumunda sözleşmeyi feshedebilecektir. Mirasçılıktan çıkarma sebeplerinin bakım alacaklısına değil de bakım alacaklısının yakınlarına karşı işlenmesi durumunda, MK madde 546/2 uygulanamayacaktır. MK madde 510’da sayılan sebeplerin bakım alacaklısının aile üyelerine karşı işlenmiş olması durumunda TBK madde 617’ye göre haklı sebeple önel vermeksizin sözleşmeyi feshedebilir . Mirasçılıktan çıkarmaya sebep olan davranışların bakım alacaklısına karşı işlenmesi durumunda bakım alacaklısı, vasiyetnameler için kanunda öngörülen şekillerden biriyle tek taraflı olarak sözleşmeyi sona erdirebilir.[11] E. Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesinin İptali ve Tenkisi     Türk Borçlar Kanunu 615. maddesinde düzenlendiği üzere, bakım alacaklısı, ölünceye kadar bakma sözleşmesi yüzünden kanuna göre nafaka yükümlüsü olduğu kişilere karşı yükümlülüğünü yerine getirme imkânını kaybediyorsa, bundan yoksun kalanlar sözleşmenin iptalini isteyebilirler. Hâkim, sözleşmenin iptali yerine, bakım borçlusunun ifa edeceği edimlerden mahsup edilmek üzere, bakım alacaklısının nafaka yükümlüsü olduğu kişilere nafaka ödemesine karar verebilir. Mirasçıların tenkis ve alacaklıların iptal davası açma hakları saklıdır.    İlgili maddeden görüldüğü üzere, madde yalnızca nafaka alacaklıları yönünden iptal talebini düzenlemiştir. Ancak, son fıkrasında belirttiği üzere mirasçıların tenkis ve alacaklıların iptal davası açma hakkını da saklı tutulmuştur. B. ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA SÖZLEŞMESİNE DAYALI MURİS MUVAZAASI DURUMU   Yukarıda değinildiği üzere, Türk Borçlar Kanunu 615. maddesi son fıkrası uyarınca mirasçıların, ölünceye kadar bakma sözleşmesine karşı iptal ve tenkis davası açma hakları saklıdır. Esasen, ölünceye kadar bakma sözleşmesi niteliği itibariyle ivazlı sözleşme niteliğindedir, dolayısıyla tenkise tabi kılınamaz. Ancak yerleşik Yargıtay içtihatlarına göre, muris muvazaası söz konusu ise mirasçılar muris muvazaasına dayalı tapu iptali davası açabileceklerdir.     Genel olarak muvazaa, bir hukuki ilişkinin taraflarının gerçek iradeleri ile ortaya koydukları beyanları arasında kasten ortaya çıkardıkları uyuşmazlıktır. Muris muvazaasında bu durumun yansıması; murisin gerçekte bağışlamak istediği taşınmazı Tapu Sicil Memurluğu önünde satış veya makalemize konu olan ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile diğer tarafa temliki ile gerçekleşmektedir.       Muris muvazaasından bahsedebilmek için gereken koşulları şu şekildedir: a) Görünüşteki gerçeğe uygun olmayan işlem : Bu işlem, bağış iradesini gizlemek amacıyla yapılan ölünceye kadar bakma sözleşmesi veya satış işlemidir. b) Muvazaa anlaşması: Tarafların asıl iradelerini gizlemek amacıyla yaptıkları işlemin gerçekte hiçbir sonuç doğurmayacağına dair anlaşmadır. Görünürdeki sözleşme resmi şekle tabi olsa dahi muvazaa anlaşması adi yazılı şekilde veya sözlü olarak yapılabilir. c) Mirasçıları aldatma amacı : Muris ile diğer taraf ölünceye kadar bakma sözleşmesini akdederken mirasçıları aldatma kastı içinde olmalıdırlar. d) Gizli sözleşme: Görünüşteki işlemle gizlenmeye çalışılan, tarafların asıl iradelerini yansıtan işlemdir. Muris muvazaasında gizli sözleşme/işlem genellikle bağış sözleşmesidir.    Muris muvazaasının ileri sürüldüğü durumlarda nedeni ve dayanağı olan hukuksal işlem veya sözleşmenin yapılması konusunda tarafların gerçek irade ve arzularına uygun düşen karşılıklı irade açıklaması mevcut olmadığı, açıklama tarafların asıl arzularına ters düştüğü böylece sağlıklı bir hukuki muamele olmadığı için gerçeğe uymayan bir görüntüden öteye gitmeyen el değiştirmenin geçersiz sayılması zorunludur. [12]     Muris muvazaasından zarar gören mirasçılar, herhangi bir zaman sınırına tabi olmaksızın tapu iptali ve tescili davası açabilirler. Zarar gören mirasçıların muris muvazaasından kaynaklanan tapu tescili iptali davasını açabilmelerinin öncelikli şartı kaçırılmak istenen malvarlığı değeri tapuya kayıtlı bir taşınmaz olmalıdır. Muris muvazaasından kaynaklanan tapu iptali ve tescili davasında davalılar muvazaa ile kazanım elde etmiş kişiler olurken, bu davalarda yetkili ve görevli mahkeme muvazaaya konu olan taşınmazların bulunduğu yer asliye hukuk mahkemesidir.    Muris muvazaasından kaynaklanan tapu iptali ve tescili davalarında davacı taraf muvazaanın varlığını ispatla yükümlüdür. Yargıtay, muris muvazaasının ispatı için şu hususların incelenmesi gerektiğini içtihat etmiştir: Ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri Toplumsal eğilimleri, Olayların olağan akışı, Miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, Davalı yanın alış gücünün olup olmadığı Satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, Taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki.[13]   Sayılan bu hususlar incelenerek murisin asıl iradesi tayin edilecek, tayin edilen irade mal kaçırma saikiyle taşınmazın temlikini işaret ediyorsa mirasçıların tapu tescil iptali talebi kabul edilebilecektir.   Son olarak, muris muvazaasına ilişkin temel alınan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı 01.04.1974 tarihli ½ sayılı kararı incelemek gerekirse; ilgili kararda ‘’ Bir kimsenin mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla; tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malını, gerçekte bağışlamak istediği halde, Tapu Sicil Memuru önünde iradesini satış biçiminde açıkladığının gerçekleşmiş olması durumunda, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılarının, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanunun 507. ve 603. maddelerininin sağladığı haklara etkili olmayacağına Yargıtay İçtihatları Birleştirme Genel Kurulunun 1.4.1974 günlü ikinci toplantısında oyçokluğuyla karar verildi.’’ şeklinde hüküm kurulmuştur.    Karara göre muris muvazaasından bahsedilebilmesi için, öncelikle devredilen mal varlığının tapuya kayıtlı bir taşınmaz olması ve miras bırakanın asıl saiki mirasçılarından mal kaçırmak iken bu saiki satış ya da ölünceye kadar bakma sözleşmesinin arkasına gizlemiş olması gerekir. Muris muvazaası söz konusu ise saklı paylı olsun olmasın tüm mirasçılar zamanaşımı süresi olmaksızın tapu sicilinin düzeltilmesi davası açabileceklerdir. Yargıtay 22.05.1987 tarihli ⅘ tarihli kararında 74 tarihli karar aynen benimsenmiş, buna ek olarak mirasçıların muvazaa nedeniyle tapu sicilinin düzeltilmesi davası yanında kademeli olarak tenkis davası da açabileceklerine hükmetmiştir. [14]    C. SONUÇ      Ülkemizde, ölünceye kadar bakma akdi çoğu zaman diğer mirasçılardan mal kaçırma kastıyla yapılan bir akittir. Ölünceye kadar bakma akdinin muris muvazaası sebebiyle iptali istemli birçok dava ve içtihat bulunmaktadır. İçtihatlar incelendiğinde, her ne kadar muvazaanın ispatı zor olsa da , muris muvazaası durumunda Yargıtay birden fazla parametrenin incelenmesi gerektiğini düşünmektedir. Ayrıca, muris muvazaası iddiasında bulunan, kendisinden mal kaçırıldığını düşünen saklı paylı olsun olmasın bütün mirasçılar; iddialarını her türlü delille ispat edebilirler. Sağlanan bu ispat kolaylığı gözetildiğinde kendilerinden mal kaçırıldığını düşünen mirasçıların, kanaatimizce muris muvazaasına dayalı tapu iptal ve tescili davası açarak hakkaniyetli bir çözüme ulaşmalarının yolu açılmıştır.    D.  ATIFLAR [1]SÜTÇÜ, N.,Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi ve Muris Muvazaası, Bursa Barosu Dergisi, Sayı: 96, 2016, sayfa 97-111, [2] TEKDOĞAN, A., Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi, Terazi Hukuk Dergisi, Cilt: 14, Sayı: 155, Temmuz 2019, Sayfa: 1424-1435                         [3]http://www.kazanci.com/kho2/ibb/files/dsp.php?fn=ibgk-1952-4.htm&kw=%27%27%C3%B6l%C3%BCnceye+kadar+bakma+akdinin+%C5%9Fekli%27%27#fm [4] AKİPEK ÖCAL, Ş., Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi, Kadir Has Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 6, Sayı: 1, Haziran 2018, Sayfa: 83-91 [5] AKİPEK ÖCAL, Ş., Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi, Kadir Has Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 6, Sayı: 1, Haziran 2018, Sayfa: 83-91 [6] TEKDOĞAN, A., Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi, Terazi Hukuk Dergisi, Cilt: 14, Sayı: 155, Temmuz 2019, Sayfa: 1424-1435 [7] Akartepe, 2010, s. 163; Dündar, s. 118; Şahin, T., s. 194; Tunçomağ, 1959, s.136 [8] Akartepe, 2010, s. 166; Bilge, s. 436; Dündar, s. 120-121; Şahin, T., s. 195; Tunçomağ, 1959, s.138 [9] Oser/Schönenberger, Art. 526, N. 8; Stofer, s. 760; Serozan, s. 378; Akartepe, s. 149-150 [10] Akartepe, 2010, s. 154; Dündar, s. 116 [11] AKOL AKKAN, Teslime, Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi, KTO Karatay Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü ,Konya, 2019 [12] ÖZUĞUR, ALİ İHSAN, Tenkis, Muvazaa, Mirasta İade Davaları, Adil Yayınevi, s.868, Eylül 1999 [13] Yargıtay 1. Hukuk Dairesi Esas: 2014/13646 Karar: 2016/7049 Karar Tarihi: 09.06.2016 [14] HATİPOĞLU, Z. U., Yargıtay İçtihatlarına Göre Muris Muvazaasında Miras Bırakanın Asıl İradesinin Tayini, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 22, Sayı: 36, Mayıs 2017, Sayfa: 109-135                        

http://www.ghgazete.com/av-murat-tezcan-stj-av-rumeysa-karci-olunceye-kadar-bakma-sozlesmesi-ve-buna-dayali-muris-muvazaasi
 
<b class=red>Av.</b> Murat TEZCAN-Stj. <b class=red>Av.</b> Nagehan KOÇER: &quot;TÜRK HUKUKUNDA DEVRE MÜLK SÖZLEŞMELERİ&quot;

Av. Murat TEZCAN-Stj. Av. Nagehan KOÇER: "TÜRK HUKUKUNDA DEVRE MÜLK SÖZLEŞMELERİ"

Bu makalemizde, Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 57 ile 65.maddesinde düzenlenen devre mülk hakkına ilişkin tanımlamalar, devre mülk sözleşmelerinin hukuksal niteliği, unsurları ve kapsamı ile devre mülk sözleşmelerinin sona erme halleri incelenmiş olup uygulamada ortaya çıkan anlaşmazlıklar üzerinde durulmuştur. Keyifli okumalar dileriz...

http://www.ghgazete.com/av-murat-tezcan-stj-av-nagehan-kocer-turk-hukukunda-devre-mulk-sozlesmeleri
 
T.C YARGITAY 18.H.D. 2014/ 16522 E. 2015 / 1265 K. SAYILI 03.02.2015 TARİHLİ KARARI (ARSA PAYI DÜZELTİM DAVALARINDA BİLİRKİŞİ RAPORUNUN İÇERMESİ GEREKEN DEĞERLENDİRMELER)

T.C YARGITAY 18.H.D. 2014/ 16522 E. 2015 / 1265 K. SAYILI 03.02.2015 TARİHLİ KARARI (ARSA PAYI DÜZELTİM DAVALARINDA BİLİRKİŞİ RAPORUNUN İÇERMESİ GEREKEN DEĞERLENDİRMELER)

Dava, bağımsız bölümlere özgülenen arsa paylarının düzeltilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece, arsa paylarının belirlenmesinde esas alınacak olan bağımsız bölümlerin değerlerini olumlu ya da olumsuz etkileyen tüm unsurların incelenip irdelenmesi için bilirkişi kurulundan yeniden ek rapor alınması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

http://www.ghgazete.com/t-c-yargitay-18-h-d-2014-16522-e-2015-1265-k-sayili-03-02-2015-tarihli-karari-arsa-payi-duzeltim-davalarinda-bilirkisi-raporunun-icermesi-gereken-degerlendirmeler
 
YARGITAY HUKUK GENEL KURULU 13.12.2017 TARİHLİ 2017/2-2906 E. 2017/1723 K. SAYILI KARARI (BOŞANMA DAVASI SÜRERKEN EŞİN ÖLMESİNİN ARDINDAN EŞİN RIZASI ALINMADAN AİLE KONUTU İPOTEĞİNİN KALDIRILMASI)

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU 13.12.2017 TARİHLİ 2017/2-2906 E. 2017/1723 K. SAYILI KARARI (BOŞANMA DAVASI SÜRERKEN EŞİN ÖLMESİNİN ARDINDAN EŞİN RIZASI ALINMADAN AİLE KONUTU İPOTEĞİNİN KALDIRILMASI)

ÖZET: Dava açıldığı tarihte davalı eş üzerine kayıtlı taşınmaz üzerinde davalı banka lehine konulmuş bir ipoteğin varlığı söz konusu olup, davacı sağ eş dava açarak ipoteğin geçersiz olduğunu ileri sürmüştür. Şayet iddia edildiği gibi açık rıza alınmamış ise bu ipotek işleminin geçersiz olduğu açıktır. Dolayısıyla, geçerli bir işlemin olmadığının kabul edildiği hallerde, malik olan eşin ölümünün bu işleme hukukilik kazandırması düşünülemez. Diğer bir anlatımla ölü olan bir işlem diriltilemez. O halde, sağ kalan eşin mirasçı sıfatıyla hakları bulunmaktadır ve davacının bu davayı açtığı sırada var olan hukuki yararı, yargılama sırasında davalı eşin ölümünden sonra da devam etmektedir. Bunun yanında, halen ortada geçersizliği ileri sürülen bir ipotek bulunmaktadır. Bu nedenlerle, evlilik ölümle sona ermekle birlikte davanın konusuz kaldığını söylemek mümkün değildir. Aksi düşünce, davacının davasında haklı olup olmadığı hususunun araştırılmasına olanak sağlanmadan, taşınmazın cebri icra ile satılması sonucunu doğuracak, bu durum ise büyük hak ihlallerine yol açacaktır. Bu nedenlerle, davacı vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü gerekir.

http://www.ghgazete.com/yargitay-hukuk-genel-kurulu-13-12-2017-tarihli-20172-2906-e-20171723-k-sayili-karari-bosanma-davasi-surerken-esin-olmesinin-ardindan-esin-rizasi-alinmadan-aile-konutu-ipoteginin-kaldirilmasi
 
YARGITAY 20. H.D. 2017/ 3199 E. 2017 / 8652 K. SAYILI 31.10.2017 TARİHLİ KARARI (BİNANIN KENTSEL DÖNÜŞÜM KARARI KAPSAMINDA YIKILABİLMESİ İÇİN KAT MALİKLERİNİN BUNA OY BİRLİĞİ İLE KARAR VERMESİ GEREKTİĞİ)

YARGITAY 20. H.D. 2017/ 3199 E. 2017 / 8652 K. SAYILI 31.10.2017 TARİHLİ KARARI (BİNANIN KENTSEL DÖNÜŞÜM KARARI KAPSAMINDA YIKILABİLMESİ İÇİN KAT MALİKLERİNİN BUNA OY BİRLİĞİ İLE KARAR VERMESİ GEREKTİĞİ)

Bu hüküm anataşınmaz üzerinde yapının yıkılıp kat mülkiyetinin veya kat irtifakının sona ermesinden sonra uygulanabileceğinden dava konusu taşınmaz üzerindeki yapı davanın devamında yıkılmış ise de davaya konu kat malikleri kurul kararın alındığı tarihte yapının halen mevcut olduğu, kat mülkiyetinin kurulu bulunduğu dikkate alındığında binanın yıkılarak yeniden yapılması yönünde kararın Kat Mülkiyeti Kanununun 45. maddesi gereğince tüm kat maliklerinin oybirliği ile verecekleri kararla mümkün olduğundan bu koşulu sağlamayan 19.10.2015 günlü kat malikleri kurulu kararının iptali yerine yazılı gerekçe ile davanın reddi doğru görülmemiştir.

http://www.ghgazete.com/yargitay-20-h-d-2017-3199-e-2017-8652-k-sayili-31-10-2017-tarihli-karari-binanin-kentsel-donusum-karari-kapsaminda-yikilabilmesi-icin-kat-maliklerinin-buna-oy-birligi-ile-karar-vermesi-gerektigi
 
YARGITAY 23. HD. 25.05.2017 TARİHLİ 2016/9367 E. 2017/1578 K. SAYILI KARARI  (RESMİ ŞEKİLDE YAPILMAMASI NEDENİYLE GEÇERSİZ SÖZLEŞMEYE DAYALI OLARAK CEZAİ ŞART VE MAHRUM KALINAN KAR TALEP EDİLEMEZ.)

YARGITAY 23. HD. 25.05.2017 TARİHLİ 2016/9367 E. 2017/1578 K. SAYILI KARARI (RESMİ ŞEKİLDE YAPILMAMASI NEDENİYLE GEÇERSİZ SÖZLEŞMEYE DAYALI OLARAK CEZAİ ŞART VE MAHRUM KALINAN KAR TALEP EDİLEMEZ.)

ÖZET: Taşınmaz devrini içeren arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin geçerliliği, bu sözleşmelerin noterde "düzenleme" şeklinde yapılmasına bağlı olduğu, kural olarak kanunun emrettiği şekle uyulmaksızın yapılan sözleşmelerin geçersiz olduğu, geçerli hale gelmesini sağlayacak işlemde bulunulmadığından bu sözleşmeye dayanılarak cezai şart ve mahrum kalınan kar talebinde bulunulamayacağından, davacının geçersiz sözleşme uyarınca karşı tarafın lehine yaptığı masrafları bu davada talep etmediği de nazara alınarak bu gerekçelerle davanın reddi gerekirken, farklı gerekçelerle reddine karar verilmesi doğru görülmemiş ise de sonucu itibariyle doğru olan kararın gerekçesi değiştirilerek onanması uygun bulunmuştur.

http://www.ghgazete.com/yargitay-23-hd-25-05-2017-tarihli-20169367-e-20171578-k-sayili-karari-resmi-sekilde-yapilmamasi-nedeniyle-gecersiz-sozlesmeye-dayali-olarak-cezai-sart-ve-mahrum-kalinan-kar-talep-edilemez-
 
DANIŞTAY 14. DAİRE 17.02.2016 TARİH 2014/11496 E. 2016/973 K. SAYILI KARARI (ALANIN RİSKLİ ALAN İLAN EDİLEBİLMESİ İÇİN KANUNUN VE UYGULAMA YÖNETMELİĞİNİN ÖNGÖRDÜĞÜ KOŞULLARIN DETAYLI TEKNİK RAPORLA OLUŞTURULMALIDIR.)

DANIŞTAY 14. DAİRE 17.02.2016 TARİH 2014/11496 E. 2016/973 K. SAYILI KARARI (ALANIN RİSKLİ ALAN İLAN EDİLEBİLMESİ İÇİN KANUNUN VE UYGULAMA YÖNETMELİĞİNİN ÖNGÖRDÜĞÜ KOŞULLARIN DETAYLI TEKNİK RAPORLA OLUŞTURULMALIDIR.)

ÖZET: Uyuşmazlığa konu alanın "riskli alan" ilan edilmesine ilişkin 28.01.2013 günlü, 2013/4254 sayılı Bakanlar Kurulu kararında hukuka uyarlık görülmemiştir. 28.01.2013 günlü, 2013/4254 sayılı Bakanlar Kurulu kararının iptaline karar verilmiştir.

http://www.ghgazete.com/danistay-14-daire-17-02-2016-tarih-201411496-e-2016973-k-sayili-karari
 
YARGITAY BÜYÜK GENEL KURULU 30.09.1988 TARİH 1987/2 E. 19988/2 K. SAYILI KARARI (KAT KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMESİ ŞEKLEN GEÇERLİ OLMASA DAHİ EDİMLER BİLEREK VE İSTEYEREK İFA EDİLDİKLERİ TAKDİRDE CEBRİ TESCİL DAVASI KABUL EDİLİR.)

YARGITAY BÜYÜK GENEL KURULU 30.09.1988 TARİH 1987/2 E. 19988/2 K. SAYILI KARARI (KAT KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMESİ ŞEKLEN GEÇERLİ OLMASA DAHİ EDİMLER BİLEREK VE İSTEYEREK İFA EDİLDİKLERİ TAKDİRDE CEBRİ TESCİL DAVASI KABUL EDİLİR.)

ÖZET: Tapuda kayıtlı bir taşınmazın mülkiyetini devir borcu doğuran ve ancak yasanın öngördüğü biçim koşullarına uygun olarak yapılmadığından geçersiz bulunan sözleşmeye dayanılarak açılan bir cebri tescil davası kural olarak kabul edilemez; bununla beraber Kat Mülkiyeti Kanununa tabi olmak üzere yapımına başlanılan taşınmazdan bağımsız bölüm satımına ilişkin geçerli bir sözleşme olmadan tarafların bağımsız bölüm satımında anlaşarak alıcının tüm borçlarını eda etmesi ve satıcının da bağımsız bölümü teslim ederek alıcının onu malik gibi kullanmasına rağmen satıcının tapuda mülkiyetin devrine yanaşmaması hallerinde, olayın özelliğine göre hakim, Medeni Kanunun 2. maddesini gözeterek açılan tescil davasını kabul edebilir.

http://www.ghgazete.com/yargitay-buyuk-genel-kurulu-30-09-1988-tarih-19872-e-199882-k-sayili-karari-kat-karsiligi-insaat-sozlesmesi-seklen-gecerli-olmasa-dahi-edimler-bilerek-ve-isteyerek-ifa-edildikleri-takdirde-cebri-tescil-davasi-kabul-edilir-
 
DANIŞTAY İDARİ DAVA DAİRELERİ KURULU 22.11.2016 TARİH 2014/3433 E. 2016/3062 K. SAYILI KARARI (İMAR PLANI İPTAL DAVALARINDA SÜBJEKTİF EHLİYET)

DANIŞTAY İDARİ DAVA DAİRELERİ KURULU 22.11.2016 TARİH 2014/3433 E. 2016/3062 K. SAYILI KARARI (İMAR PLANI İPTAL DAVALARINDA SÜBJEKTİF EHLİYET)

ÖZET: K… İli, M… İlçesi, H… İ… E… Mahallesi, 16 K I pafta, 37361 ada, 1-2-3 nolu parseller ve çevresinin yeniden düzenlenmesine yönelik 1/5000 nazım imar planı değişikliğinin onaylanmasına ilişkin K… Büyükşehir Belediye Meclisi kararının iptali istemiyle, anılan imar planı değişikliğinin bölgede nüfus yoğunluğu, trafik ve çevre sorunlarına yol açacağı iddialarıyla, söz konusu parsellere komşu taşınmaz malikleri tarafından açılan bu davada, davacıların sübjektif dava ehliyetinin bulunduğunun kabulü gerekmekte olup aksi yöndeki idare Mahkemesi kararında hukuki isabet görülmemiştir.

http://www.ghgazete.com/danistay-idari-dava-daireleri-kurulu-22-11-2016-tarih-20143433-e-20163062-k-sayili-karari-imar-plani-iptal-davalarinda-subjektif-ehliyet
 
YARGITAY 3. H. D. 2017/361 E. 2017/11001 K. SAYILI 04.07.2017 TARİHLİ KARARI (KİRALANAN TAŞINMAZDA YAPILAN DEĞİŞİKLİK NEDENİYLE KİRA BEDELİNİN İNDİRİLMESİ VE TAZMİNAT DAVASI)

YARGITAY 3. H. D. 2017/361 E. 2017/11001 K. SAYILI 04.07.2017 TARİHLİ KARARI (KİRALANAN TAŞINMAZDA YAPILAN DEĞİŞİKLİK NEDENİYLE KİRA BEDELİNİN İNDİRİLMESİ VE TAZMİNAT DAVASI)

Davacı, kiralananın alanının daralması ve faaliyet konusunun değiştirilmek zorunda kalınması nedeniyle gelir kaybının tazmini istemiştir. Mimar ve inşaat mühendisi bilirkişiler tarafından düzenlenen ve hükme esas alınan bilirkişi raporunda, davacının ciro kaybının elli bin TL olarak takdir edildiği belirtilmiş olup, bu sonuca hangi deliller değerlendirilerek nasıl varıldığına ilişkin hiçbir açıklama yapılmadığı gibi gelir kaybının belirlenmesi bilirkişilerin uzmanlık alanı dışındadır. Bu nedenle Mahkemece, uzman bilirkişi ya da uzman kişilerden oluşacak bilirkişi heyetinden rapor alınmalı, davacının ticari defterleri ve diğer davacı delilleri dikkate alınarak, denetime elverişli şekilde davacının kâr kaybına uğrayıp uğramadığının belirlenmesi ve sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.

http://www.ghgazete.com/yargitay-3-h-d-2017361-e-201711001-k-sayili-04-07-2017-tarihli-karari-kiralanan-tasinmazda-yapilan-degisiklik-nedeniyle-kira-bedelinin-indirilmesi-ve-tazminat-davasi
 
YARGITAY 18. HUKUK DAİRESİ 2014/1149 E. 2014/8802 K. SAYILI KARAR

YARGITAY 18. HUKUK DAİRESİ 2014/1149 E. 2014/8802 K. SAYILI KARAR

BİLİRKİŞİ RAPORU HÜKME ESAS ALINACAK ŞEKİLDE DÜZENLENMEDİĞİNDEN YEREL MAHKEME KARARI BOZULMUŞTUR.

http://www.ghgazete.com/yargitay-18-hukuk-dairesi-20141149-e-20148802-k-sayili-karar
 
YARGITAY 23. HD. 2014/4164 E. 2015/3409 K. SAYILI KARARI (HAK EDİŞİ ARSA PAYI DEVREDİLMEYEN YÜKLENİCİNİN TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇMA HAKKI)

YARGITAY 23. HD. 2014/4164 E. 2015/3409 K. SAYILI KARARI (HAK EDİŞİ ARSA PAYI DEVREDİLMEYEN YÜKLENİCİNİN TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇMA HAKKI)

ÖZET: Mahkemece yapılacak iş, yüklenicilere devri gereken dört adet bağımsız bölümün devredildiği 16.04.2007 tarihi ile ihtarın tebliğ tarihi olan 31.03.2007 tarihi arasındaki süre için bilirkişilerden ek rapor alınmak suretiyle kira kaybı hesaplattırılarak hüküm altına alınmasından ibarettir.

http://www.ghgazete.com/yargitay-23-hd-20144164-e-20153409-k-sayili-karari-hak-edisi-arsa-payi-devredilmeyen-yuklenicinin-tapu-iptal-tescil-davasi-acma-hakki
 
YARGITAY 20. H.D. 2016 / 9555 E. 2017 / 4455 K. SAYILI 16.05.2017 TARİHLİ KARARI (KIYI KENAR ÇİZGİSİNE ALMAK SURETİYLE MÜLKİYET HAKKININ İHLALİNDE HAZİNE, TÜRK MEDENİ KANUNU'NUN 1007. MADDESİNE GÖRE SORUMLUDUR.)

YARGITAY 20. H.D. 2016 / 9555 E. 2017 / 4455 K. SAYILI 16.05.2017 TARİHLİ KARARI (KIYI KENAR ÇİZGİSİNE ALMAK SURETİYLE MÜLKİYET HAKKININ İHLALİNDE HAZİNE, TÜRK MEDENİ KANUNU'NUN 1007. MADDESİNE GÖRE SORUMLUDUR.)

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk MahkemesiTaraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sırasında kurulan hükmün duruşmalı olarak Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle, tayin olunan 16/05/2017 günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı vekili Av. ... ve Av. ..., Av. ..... ve davalı Hazine vekili Av. ..... geldiler, açık duruşmaya başlandı, süresinde olan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, gelenlerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı, dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.K A R A R Davacı vekili, 03/10/2012 tarihli dilekçesiyle, davacıya ait Hersek köyü 638 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydına 1. Derece Doğal Sit Alanı şerhi konulduğunu belirterek, kararın alındığı tarih olan 05/11/2004 tarihinden itibaren işleyecek faizi ile fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 5.000.-TL tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiş, 26/02/2014 tarihli ıslah dilekçesi ile dava değerini 50.000.000,00.-TL'ye çıkararak aynı tarihten itibaren faiz talep etmiş, mahkemece, davanın kısmen kabulüne, 638 parselin 65.493,75 m2 kısmının üzerindeki müştemilatı ile beraber bedeli olan 16.907.255,00.-TL tazminatın dava tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte kamulaştırmasız el atma nedeniyle davalı Hazineden tahsili ile davacı tarafa ödenmesine, taşınmazın tapu kaydının iptaline, Hazine adına tapuya tesciline karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmekle bozulmuştur.Hükmüne uyulan Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 23/06/2015 gün ve 2014/26727-2015/13767 sayılı bozma kararı özetle; " 65.493,75 m2 yüzölçümlü 638 parsel sayılı taşınmazın 1.Derece Doğal Sit alanında ve kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığı, 46.503,75 m2 kısmının suyla kaplı olup geri kalan kısmının kuru olduğu, Lagün Gölü kıyısında, kısmen su içerisinde kalan taşınmazın kalıntı suyun ortasında yer aldığı, etrafının kim tarafından çekildiği belli olmayan telle çevrili olduğu, taşınmaz üzerinde bulunan suyun "su terazisi" özelliğini göstermesi nedeniyle tapu kaydına 14/02/2015 tarihinde korunması gerekli kültür varlığı olduğuna dair şerh konulduğu ancak davalı idare tarafından taşınmaza fiili olarak el atılmadığı anlaşılmıştır.Taşınmazın kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığı Altınova Belediye Başkanlığının 23/11/2012 tarihli yazısı ile mahkemeye bildirilmiştir.Bilindiği üzere kıyılar, Anayasanın 43.maddesi uyarınca Devletin hüküm ve tasarrufunda olup, bu yerlerin özel mülkiyete konu olma imkanı yoktur.Bu durumda, mahkemece, dava konusu taşınmazın kesinleşen kıyı kenar çizgisi içerisinde kalıp kalmadığının tespiti için kıyı çizgisini gösteren paftalar getirtilip, mahallinde uzman bilirkişi kurulu eşliğinde yeniden keşif yapılması, kıyı kenar çizgisi içerisinde kalıp kalmadığı, kalıyor ise ne kadarlık bölümünün kaldığı belirlendikten sonra, bu bölüm ile ilgili olarak, davacının Anayasanın 35.maddesi ile güvence altına alınan mülkiyet hakkının verdiği yetkileri kullanma imkanının ortadan kalktığı ve tapu kaydının da hukuki değerini yitirdiği gözetilip, taşınmazın aynına ilişkin olan bu davanın görülme yerinin adli yargı olduğu da dikkate alınarak, kesinleşen kıyı kenar çizgisi içerisinde kalan bölümlerinin bedeline hükmedilmesi ve kaynağını 4721 sayılı TMK'nın 1007.maddesinden alan bu davada mahkemece hukuki nitelendirmenin ve değerlendirmenin de bu husus gözetilerek yapılması;Kabule göre de; dava konusu taşınmaza 20/04/2012 tarihinde malik olan davacının, ancak ve ancak kayıt maliki olduğu tarihten dava tarihine kadar geçen süre için ecrimisil isteyebileceği düşünülmeden, davacının malik olmasından önceki dönemi ve dava açıldıktan sonraki tarihi kapsar şekilde ecrimisile hükmedilmesi doğru görülmemiştir." şeklindedir.Mahkemece bozma kararına uyulduktan sonra, davalı Hazinenin davacıya karşı tapu iptali tescil davası açmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.Dava, TMK 1007. maddesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir.Mahkemece bozma kararına uyulmasına rağmen, bozmanın gerekleri tam olarak yerine getirilmemiştir. Oysa bozma kararına uyulmakla, taraflar lehine usulü kazanılmış hak ve mahkemeye de karar gereklerini yerine getirme yükümlülüğü doğar. Şöyle ki; Yargıtay 5. Hukuk Dairesi tarafından davanın TMK'nın 1007. maddesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkin olduğu kabul edilerek, taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kalan bölümleri yönünden mülkiyet hakkını kullanma olanağı kalmadığı olgusundan hareketle bu bölümlerin değerinin belirlenmesi gereğine değinilmiş, mahkemece de bozma kararına uyulmakla birlikte Hazine tarafından, davacılar aleyhine tapu iptali davası açılmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Oysa mülkiyet hakkının kaybından sözedebilmek için önceden tapunun iptaline karar verilmesinin şart olmadığı; tasarruf imkanının kısıtlanması veya ortadan kalkmasının yeterli olduğu, kaldı ki; bozma kararına konu edilen ilk hükümle birlikte tapu kaydının iptaline de karar verildiği ve bu hususun bozmanın kapsamı dışında bırakıldığı açıktır. Ne var ki; tapu sicilinin yanlış tutulması nedeniyle uğranılan zararın 4721 sayılı TMK'nın 1007. maddesi uyarınca tazmini istemine ilişkin davalar nisbi harca tabi davalardandır. 492 sayılı Harçlar Kanununun 32. maddesinin birinci cümlesinde “Yargı işlemlerinden alınacak harçlar ödenmedikçe müteakip işlemler yapılmaz. Ancak ilgilisi tarafından ödenmeyen harçları diğer taraf öderse işleme devam olunmakla beraber bu para muhakeme neticesinde ayrıca bir isteğe hacet kalmaksızın hükümde nazara alınır.” hükmüne yer verilmiştir.Harçlar Kanununda, harç alınması veya tamamlanması yanların isteğine bırakılmamış; değinilen yönün mahkemece kendiliğinden (re'sen) gözetilmesi hükme bağlanmış ve yargı işlemlerinden alınacak harçlar ödenmedikçe müteakip işlemlerin yapılamayacağı vurgulanmıştır. Nitekim bu ilkeler, Hukuk Genel Kurulunun 12.10.2011 gün ve E: 2011/3-629, K: 2011/613 ile 23.10.2013 gün ve E: 2013/7-31, K: 2013/1481 , 24.12.2013 gün ve 2013/21- 445 E. - 2013/1625 K. sayılı ilâmlarında da benimsenmiştir.Yargılama aşamasında taraflardan her biri, yapmış olduğu usûl işlemlerini kısmen veya tamamen ıslah edebilir. Kural olarak ıslah işlemi harca tâbi bir işlem olup; ıslah edilen husus, değer artırımı ise nispi tarifeye göre hesaplanmalı, değilse maktu harç yatırılmalıdır. Davacı taraf, 492 sayılı Kanun kapsamında kendisi harçtan muaf olmadığı gibi, işlemi de yargı harçlarından müstesna değildir. Davacının yargı harçlarını ödeme yükümü altında olduğu anlaşıldığına göre, ıslah edilen dava değeri üzerinden nispi tarifeye göre ıslah harcı ödenmedikçe eldeki davaya devam etme olanağı bulunmamaktadır. Davalı taraf harçtan muaf olsa dahi ıslah harcının alınması gerekir. Islah edilen miktar yönünden bakiye nispi karar ve ilâm harcı ödenmeksizin sonraki işlemlerin yapılmasına olanak bulunmamaktadır.Somut olayda, davacı vekili dava dilekçesinde 5.000,00.-TL olarak açıkladığı tazminat talebini, 26/02/2014 tarihli dilekçe ile 50.000,00.- TL’ye yükseltmiş ise de, ıslah tamamlama harcının yatırılmadığı anlaşılmaktadır. Bu itibarla mahkemece, yukarıda belirtilen kanunî düzenleme gereğince, ıslah harcının nispi tarifeye göre tamamlanması için davacılara süre verilip, harç tamamlanırsa ıslah edilen değer üzerinden; aksi halde dava dilekçesinde gösterilen değer üzerinden ve bozma kararında işaret edilen araştırma yapıldıktan sonra hüküm kurulması gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması ve kabule göre de; harcı tamamlanmamış değer üzerinden Hazine vekili lehine nispi vekalet ücreti hesaplanmış olması doğru değildir.SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle; davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, Yargıtaydaki duruşma tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesine göre takdir edilen 1480.-TL vekalet ücretinin davalı Hazineden alınarak kendisini vekil ile temsil ettiren davacıya verilmesine, temyiz harcının istek halinde iadesine 16/05/2017 günü oybirliği ile karar verildi.

http://www.ghgazete.com/yargitay-20-h-d-2016-9555-e-2017-4455-k-sayili-16-05-2017-tarihli-karari-kiyi-kenar-cizgisine-almak-suretiyle-mulkiyet-hakkinin-ihlalinde-hazine-turk-medeni-kanununun-1007-maddesine-gore-sorumludur-
 
YARGITAY  3.HD 2017/ 9322 E. 2017 / 10212 K. 15.06.2017 TARİHLİ KARARI (DAVACININ DAVAYA KONU TAŞINMAZIN RUHSAT ALINAMADIĞI İÇİN MÜHÜRLENDİĞİNİ VE TAHLİYE EDİLMEK ZORUNDA KALINDIĞINI İDDİA ETTİĞİ)

YARGITAY 3.HD 2017/ 9322 E. 2017 / 10212 K. 15.06.2017 TARİHLİ KARARI (DAVACININ DAVAYA KONU TAŞINMAZIN RUHSAT ALINAMADIĞI İÇİN MÜHÜRLENDİĞİNİ VE TAHLİYE EDİLMEK ZORUNDA KALINDIĞINI İDDİA ETTİĞİ)

ÖZET: Davacı kiracı, davaya konu taşınmazın ruhsat alınamadığı için mühürlendiğini ve tahliye edilmek zorunda kalındığını iddia etmiş olmakla, Mahkemece davaya konu taşınmazın tahliye edilip edilmediği, hangi tarihte mühürlendiği üzerinde durularak, kiralananın sözleşme süresinden önce mühürlendiği veya tahliye edildiğinin tespiti halinde, davacının ihtarnamesi ile ayıplı olan taşınmaz için davalıya ihtar keşide ettiği ve davalı şirketin tazminat sorumluluğu bulunacağı dikkate alınarak, davacının aynı şart ve koşullarda kiracı olarak faaliyetini yürütebileceği aynı nitelikli başka bir taşınmazı hangi sürede yeniden kiralayabileceği sürenin belirlenmesi, davalı kiraya verenin bu süreye ilişkin kazanç kaybından sorumlu tutulması gerekirken yazılı şekilde eksik inceleme ile kazanç kaybı isteminin reddine karar verilmesi doğru değildir.

http://www.ghgazete.com/yargitay-3-hd-2017-9322-e-2017-10212-k-15-06-2017-tarihli-karari-davacinin-davaya-konu-tasinmazin-ruhsat-alinamadigi-icin-muhurlendigini-ve-tahliye-edilmek-zorunda-kalindigini-iddia-ettigi
 
İsveçliler’e, Esenyurt’ta hayali daire satışı yapan avukat sırra kadem bastı!

İsveçliler’e, Esenyurt’ta hayali daire satışı yapan avukat sırra kadem bastı!

İstanbul Esenyurt’ta, aralarında İsveç ve İngiltere vatandaşlarının da olduğu 80’i aşkın yabancı ülke vatandaşına 'hayali daire satışı' yapma suçundan 18 yıl hapisle yargılanan avukat Ercan Gündüz (52) sırra kadem bastı. İki İsveçlinin açtığı davada mahkeme Gündüz’e ulaşamadı. Gündüz’ün adres olarak verdiği yerin kentsel dönüşüm nedeni ile yıkıldığı anlaşıldı. İsveçlilere daire satışlarını yapıldığı projenin sahibi inşaat şirketi de davalı konumda. Şirket adına mahkemeye sunulan savunmada oluşan zarardan herhangi bir sorumluluklarının olmadığı öne sürüldü.

http://www.ghgazete.com/isveclilere-esenyurtta-hayali-daire-satisi-yapan-avukat-sirra-kadem-basti
 
YARGITAY 18. H.D. 2013 / 16735 E. 2014 / 1344 K. SAYILI 04.02.2014 TARİHLİ KARARI (DOĞAL SİT ALANI OLARAK BELİRLENEN ANCAK FİİLEN EL ATILMAYAN TAŞINMAZLARA İLİŞKİN TAZMİNAT DAVALARININ İDARİ YARGI YERİNDE GÖRÜLECEĞİ)

YARGITAY 18. H.D. 2013 / 16735 E. 2014 / 1344 K. SAYILI 04.02.2014 TARİHLİ KARARI (DOĞAL SİT ALANI OLARAK BELİRLENEN ANCAK FİİLEN EL ATILMAYAN TAŞINMAZLARA İLİŞKİN TAZMİNAT DAVALARININ İDARİ YARGI YERİNDE GÖRÜLECEĞİ)

Yargıtay Kararı MAHKEMESİ : Söke 2. Asliye Hukuk MahkemesiTARİHİ : 30/05/2013Dava dilekçesinde, kamulaştırmasız el atma nedenine dayalı taşınmaz malın bedeli istenilmiştir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, hükmün temyiz incelemesi taraf vekillerince, incelemenin duruşmalı olarak yapılması ise davacılar vekili tarafından yasal süresi içinde verilen temyiz dilekçesi ile istenilmekle taraflara yapılan tebligat üzerine duruşma için tayin olunan günde temyiz edenlerden davacılar vekili Av.B. Ç.. ile davalı vekili Av.G. T... geldiler. Gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendikten sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunarak, tetkik hakiminin açıklamaları dinlenip, gereği düşünüldü:Y A R G I T A Y K A R A R IDava, taşınmaz mala fiilen el atılmadığı halde 1. derecede doğal SİT alanı olarak belirlenmesi nedeniyle taşınmazın kullanım hakkının kısıtlanmasına dayalı tazminat istemine ilişkindir.Uygulama ve öğretide kamu idarelerinin, kamu hizmetlerinin yürütmesi sırasında tek yanlı irade açıklamalarıyla kamu hukuku esaslarına dayanarak ilgililerin hukuki durumlarını etkileyecek şekilde yaptıkları işlemlerin, idari işlem, görev ve yetki alanlarına giren konularda hukuka uygun olarak yaptığı fiiller ile bu görevleriyle ilgili hareketsiz kalmaları idari eylem olarak tanımlanmaktadır. Somut olayda idarenin icra yetkisini hukuka aykırı kullanması olarak nitelendirilebilecek fiili el atma durumunun söz konusu olmadığı, İzmir II. Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 14.12.1994 tarih ve 448 sayılı kararı ile taşınmazın 1. Derecede doğal SİT Alanı olarak belirlenmesine karar verildiği, bu doğrultuda kamulaştırma işleminin ise yapılmadığı anlaşılmıştır. Davacının mülkiyet hakkına getirilen kısıtlamanın, dava konusu taşınmazın, genel ve düzenleyici bir işlem olan doğal SİT alanı olarak belirlenmesinden ve öngörülen kamulaştırma işlemlerinin zamanında yapılmamasından kaynaklandığının kabulü ile idari işlem ve eylemden doğan zarara ilişkin davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu hükümleri uyarınca idari yargı yerinde çözümlenmesi gerektiğinden 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 114/1-b ve 115/2. maddeleri uyarınca davanın usulden reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile şimdilik diğer yönleri incelenmeksizin hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, Yargıtay duruşmasında vekille temsil edilen davalı yararına takdir edilen 1.100,00 TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalı tarafa verilmesine, temyiz peşin harcının istek halinde temyiz edenlerden davacı tarafa iadesine, 04.02.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.

http://www.ghgazete.com/yargitay-18-h-d-2013-16735-e-2014-1344-k-sayili-04-02-2014-tarihli-karari-dogal-sit-alani-olarak-belirlenen-ancak-fiilen-el-atilmayan-tasinmazlara-iliskin-tazminat-davalarinin-idari-yargi-yerinde-gorulecegi
 
YARGITAY 8. H.D. 2014 / 13295 E. 2015 / 5572 K. SAYILI 09.03.2015 TARİHLİ KARARI (KADASTRO İŞLEMLERİ SEBEBİYLE AÇILAN DAVALAR NEDENİYLE DAVALILARIN YARGILAMA GİDERLERİNDEN VE AVUKATLIK ÜCRETİNDEN SORUMLU TUTULAMAYACAĞI)

YARGITAY 8. H.D. 2014 / 13295 E. 2015 / 5572 K. SAYILI 09.03.2015 TARİHLİ KARARI (KADASTRO İŞLEMLERİ SEBEBİYLE AÇILAN DAVALAR NEDENİYLE DAVALILARIN YARGILAMA GİDERLERİNDEN VE AVUKATLIK ÜCRETİNDEN SORUMLU TUTULAMAYACAĞI)

Kadastro işlemleri sebebiyle açılan davalar nedeniyle yargılama giderlerinden sayılan celse, karar ve ilam harçlarından ve vekalet ücretinden davalı taraf sorumlu tutulamaz. Davalıların yargılama giderlerinden ve avukatlık ücretinden sorumlu tutulması doğru olmamıştır. Bu hususların giderilmesi yeniden yargılamayı gerektirmediğinden hükmün düzeltilerek onanması uygun görülmüştür.

http://www.ghgazete.com/yargitay-8-h-d-2014-13295-e-2015-5572-k-sayili-09-03-2015-tarihli-karari-kadastro-islemleri-sebebiyle-acilan-davalar-nedeniyle-davalilarin-yargilama-giderlerinden-ve-avukatlik-ucretinden-sorumlu-tutulamayacagi
 

Künye

Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri MüdürüAv. Murat TEZCAN EditörAlican ÖZER Yayın KuruluAv. Murat TEZCANAlican ÖZERBeyza CANBOLATNuray ÇIRAKOĞLU Grafik TasarımGülden KARADENİZ Kurumsal İletişimCBT Medya TanıtımTel: 0533 601 09 28ozeralican@hotmail.com Reklamghgazete@gmail.com AboneÜcretsiz Abonelik için linkhttp://ghgazete.com/user_profile.php?type=1 İdare MerkeziNeorama Plaza Yaşam Caddesi13/66 Söğütözü / Ankara0312 231 80 76 Yayın TürüYerel Süreli GHGAZETEGayrimenkul Hukuku Dergisiwww.ghgazete.com Ücretsizdir. Üç ayda bir yayınlanır. GHGAZETE’de yayınlanan yazılarınsorumluluğu yazarlara aittir. Reklamlarreklam verenlerin sorumluluğundadır. Ürün Tanıtımı sayfalarında yayınlananürün bilgileri, ilgili firmalarınsunumları olup üretici firmasorumluluğundadır.

http://www.ghgazete.com/kunye
 
REKLAM 1
 
3WTURK CMS v7.03WTURK CMS v7.0